Köşe yazarları

Cam kafeste bir kent


O kadar gerçek ki, yalandan ibaret bir şey gibi duruyor. Sakat birkaç dokunuş, sahte birkaç ilave, tedirgin edici birkaç gölgelik, gelişigüzel serpiştirilmiş birkaç parça ışık, onu gerçeğine daha çok benzetebilirdi. Camekandan bakan çocuk, camın içinden eriyip geçerek, az önce geldiği yere, akıl dışı bir azmin ve sabrın ürünü olan maketin, kir ve kokudan arındırılmış o muntazam taş sokaklarından geçerek, evine dönmek ister gibi bakıyor. Bir başka çocuk, artık olmayan evine, olmayan sokaklarına bu camekandan bakıp iç geçirmiş olmalı, tam da onun durduğu yerde.

Bir dilenci kadın geçiyor, çöplerden bir şeyler toplamaktan yorgun düşüp kaldırım bitimindeki basamaklara oturmakta olan üstü başı kararmış adama çarpıyor. Çarpmanın etkisiyle yeleğinin sarkan cebinden birkaç madeni paranın, pek garip bir biçimde çıkardığı sesi duydu. Önce bir şaşkınlık, sonra yüzünde bir umut gülümsemesi parıldadı, dudaklarından alnına doğru yayıldı, o donuk gözleri, yanakları sevinçle aydınlattı, ama bunu kimse görmedi. Genç bir kadın, bakır eşyalar satan dükkanlardan birine girdi. Alımlı müşterinin içeri girmesiyle bir ölününkinden farksız dükkan sahibinin kül soğuğu yüzü, tuhaf bir şekilde canlandı.

Kristal avizelerin aydınlattığı dükkanda üst üste istiflenmiş çaydanlıklardan, sürahilerden, tepesi kubbeli kaplardan, bakır tepsilerde özenle dizili kahve takımlarından ve daha bir sürü öteberiden yayılan sıcak tunç kızılı, soğuk gümüş parlaklığı, ılık altın sarısı karışımı yoğun bir ışık ve renk dalgası genç kadının gözlerini kamaştırdı. Nadide mücevherleri gören bir sarraf dikkatiyle kıymetli parçalardan başlayıp en ucuzuna dek uzunca inceleyen kadın, sonunda elinde bir cezveyle dükkandan çıktı. Kadın içeriye girince satıcının ölü yüzünü aydınlatan sevinç kıvılcımı, kadın çıktığında alevle yanıp kül olmuş bir kağıdın kalıntısında dolaşan birkaç parıltının o son can çekişlerindeki buruşukluğa bıraktı yerini.

Kaybolan günün ışıkları; cami kubbelerini, kilise çatılarını, iç içe geçmiş eski yapıların, hanların, kervansarayların tepelerini son kez yokluyor. Bu anıtların yüzleri üzgün bir ifade alır gibi sarkıyor birden. Gökyüzünün büründüğü kurşuni renk, bu üzgün ifadeye neredeyse korkutucu bir görünüş veriyor. Bu kent, eski ustaların yapıtlarındaki güzel kadınları andırıyor; anlaşılmaz düşüncelere, heveslere kapılan bu güzeller gibi olaylar karşısında her an bir iyi bir kötü, bir gülen bir ağlayan, bir güzel bir çirkin olup çıkıyor. Dar ara sokaklarda, kaldırımlarda hızla bir yerlere yetişmeye çalışanlara tabiat bile tuzak kuruyor, onları acı bir kendinden geçme içine gömüyor sanki. İnsanın zararına çalışan bir kötü kuvvet var ki, ruhu çürütücü ilerleyişi, sinirlerimizin içinden akan sıvıda kendine bir yol bulur ya; işte bu insanlar da şimdi bunun eline geçmiş, içyapılarının ağır ağır sıvılaştığını sezmişler gibi tedirgin bir kaçış içinde.

Can çekişiyor sanki bu kent ve bu can çekişmenin kasırgaları, ağaçların sallanışı gibi insanları sarsıyor. Kahkahalarıyla bir çocukları sahici, bir de cam kafes suskunluğu içindeki eski kentin bu göz kamaştıran sahipsizliği. Bütün uygarlıklar, yeryüzünün tüm ulusları insan yaratımlarının birkaç döküntüsünü, şiirlerin ve sanatların birkaç yankısını buraya taşımış gibi. Bu kristal bakışımlı simetrik gölgeler altında biçimler, renkler, düşünceler, hepsi yeniden canlanıyor, ama bu hemen sönüp kaybolan bir etki. Çünkü burada hiçbir şey bir bütün halinde ortaya çıkma gücünde değil artık. Kaybolan, yitip giden bir şeyler var burada. Vaktiyle bu sokaklardan geçenlerin duygularını büsbütün uyuşturan, onları gerçek hayattan sıyırıp düş basamaklarından yukarı çıkaran, oradan da kendinden geçmenin büyülü saraylarına ulaştıran sihir bozulmuş da bu duyguların yerini kasırga sonrası o şaşkın bekleyiş almış gibi.

Yüreğini çaldırmış bir gövdeyi andırıyor; soğuk, ilgisiz, duygusuz. Yalanlarla, ihtiraslarla, gurursuzlukla, akılla, delilikle boğazına kadar dolu olan bencil bir insan görünümünde. Yanı başındaki ölüleri üstünde şuursuzca tepinen bu kentte içten olan tek şey, artık olmayan ev ve sokaklarını bir camekandan seyreden bu yoksul çocukların incinmişliği. Tam orada sönüyor gün, sahte hüzünler kuşanan yalancı günbatımı gri renksizliği geceler de nedense hep, işte tam da bu incinmiş yerden uyanıyor hemen her devirde.