Köşe yazarları

14 Temmuz direnişçilerinin anısına…


Kürt meselesi yüz yıllık bir mesele… 30’ların ‘tenkil’ ve ‘inkâr’ politikalarından sonra 1960’lardan doğru, özellikle 1970’li yılların ikinci yarısında Kürt hareketlenmesi ve ulusal bilinçlenmesi görünürlük kazandı.

12 Eylülcülerin, Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevi siyaseti ise, yeniden “eski” politikalara geçişin işareti oldu.

Kürt tutuklulara “Türk” oldukları yaptırımı ile başlanması, ne yapılmak istendiğini ortaya koyuyordu. 12 Eylül darbe anayasasının ana dili yasağı, T.C. devletinin 80 yıllık ‘inkâr’ politikasını zerre kadar yumuşatmadığını faş ediyordu.

1930’ların tercihleri kalıcıydı, 1980 öncesi Kürt ulusal uyanışı tasfiyeye yatırılıyordu.

Kısacası, Diyarbakır 5 Nolu’daki uygulamaların karakterini, T.C. sevletinin Kürt halkına tarihsel/stratejik bakışı belirliyordu.

***
1980-84 yıllarında insanlık yerlerde sürünecekti. Her politik tutuklu, insanlığa dair herhangi bir ışığın cezaevinden içeri sızmadığını yaşayacak, zifiri bir vahşet dünyasında, çırılçıplak, korunaksız, dayanaksız kalacaktı.

Vahşet politikaları üzerinden, kendi değerlerine karşı, içindeki insan yok edilmiş bir tip tasarlanmıştı. Bu sayede cezaevinden halka doğru korku ve pasifikasyon pompalanacaktı. Nitekim vahşetin uygulayıcısı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, göreve geldiğinin ilk günü tutsaklara işlevinin bu olduğunu şöyle ilan edecekti: “Sizleri öyle bir hale getireceğim ki dışarı bıraksam da çıkmak istemeyeceksiniz” …

12 Eylülcüler, Kürt tutukluları karşıtına dönüştürmeyi başaramadı, ancak amaç buydu! Vahşi bir toplumsal mühendislik politikasının neden uygulandığını biliyoruz artık.

***
Genç, işçi, köylü, kadın, memur, öğretmen, avukat, milletvekili, ağa, eşraf, iş adamı gibi her sınıf ve tabakadan cezaevi bileşimi, Kürt toplumsal maketi olarak tasarlanıyor. 5000 civarında tutuklu sayısı sabit, toplamda 30 bin civarında kişi cezaevine girip çıkıyor.

Direniş de var! Ruhlar kararmıyor!

Gizli komünler, dayanışmalar, mahkemeler dâhil, sahiplenmeler hep oluyor.

Mazlumların üç çöpüyle, Ferhatların ateşiyle, Kemallerin ölümle oruçlarıyla, 83 Eylül kitlesel patlamasıyla duvara dayanma hali aşılıyor.
84 Ocağında son bir atılımla tutukluları teslim almayı deneyen 12 Eylülcüler, koğuş koğuş direnişler, intihar eylemleri ve Ocak ölüm orucu direnişi karşısında caymak zorunda kalıyor.

İrade kırma ve teslim alma sürecinden özgüvenle çıkmayı başaran tutuklular, adeta bunu kanıtlarcasına Diyarbakır duvarlarını parçalama ve özgürlük arayışına giriyorlar.

Bütün bu süreç boyunca direniş dinamikleri, Kürtler için çekim merkezi oluyor.

Diyarbakır 5 nolu, Kürtler için eşsiz bir devlet dersi oluyor, özgürleştiriyor. Devletin Kürtlere nasıl baktığına dair deneysel bir eğitim rolü oynuyor.

Bu noktada bir halkı halk yapan değerler, direniş, hayat ve ölüme dair paylaşımlar ortak hafızaya kazınıyor. Özgürlükçü Kürtlerin küllerinden doğuş serüveninin unutulmayan bir yanı oluyor.

***
Diyarbakır 5 Nolu’daki vahşet ve işkence uygulamaları, Türkiye halkı içinden çıkan bir güç tarafından yapıldı. Elbette Türkiye halkı, bu uygulamaya onay vermedi.

Ancak burada başka bir şey var. Hitler de Yahudi soykırımı yapmıştı. Alman halkı yapmamıştı, ama bunun ezikliğini hep duydu. Bu duygunun sonucudur ki, ulus olarak Nazi suçlarının yarattığı töhmetten kurtulmak için büyük çabalar sarf etti.
Diyarbakır 5 Nolu vahşetine karşı, Türkiye halkı, yeterli bir duyarlılığı gösteremedi. Yaşananların gerçek boyutlarını açığa çıkarıp ulusal ve uluslararası vicdanın önüne koyma çabasına hala yeterli destek verilemedi. 12 Eylülcülerin Kürt ve Türk halkı arasında yarattığı yarılmayı, ikili kamuoyu, algılamayı buralardan doğru düşünmeli.

***
Türkiye halkı yalnızca, Kürtlerin acılarına karşı duyarsız kalmadı. 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamlarına, Mamak ve Erzurum cezaevlerinde kendi halkının acılarına da duyarsız kaldı. 1980 öncesinde ölen 5 bin gencin hesabı ise, sanki mahşer gününe kaldı.
Yasadır, başka bir halkın acılarına karşı duyarlılık geliştirmeyen bir halk, kendi acılarını da duyarsız kalır, zamanla da unutur…