Bizi takip edin

Köşe yazarları

Kibir iyi bir şey değildir

->

-> 14

OHAL Komisyonu da kuruldu işte. İyi numara! 6-7 adet ‘sağlam’ adamı bir araya getiriyorsun, önlerine yüz-yüz elli bin dosya koyuyorsun, hukuk guguk yok! Tam McCarthy türü bir ‘temiz kağıdı’ komisyonu! Sen ‘bana haksızlık yapıldı’ diyorsun; onlar dosyana bakıyorlar; peki kim kime neyi ispatlıyor? Tabii ki sen ‘temiz’ olduğunu ispatlayacaksın. Ama gizli tanık X senin filan toplantıya katıldığını söylüyormuş, zaten şu tarihte de gözaltına alınmışsın… Ee, n’olacak şimdi?

Nereden geldik buraya? 15 Temmuz’dan…

Çok zaman geçmedi üstünden, o günleri hatırlıyor muyuz şimdi? Bir çırpıda binlerce kişi işten atılır ve tutuklanırken, özellikle de bir süre sonra kıyım akademiye ve solcu öğretmenlere, memurlara yöneldiğinde işler nasıl yürüyordu? Basın açıklamalarımız, “Cemaat yapılanmasıyla hiç ilgisi olmayan arkadaşlarımız…” diye başlıyor ve bildirinin bir yerinde de mutlaka “biz zaten darbelere çok fena karşıyız” cümlesi yer alıyordu, değil mi? Hatta SBF öğretim üyelerinin geçen Eylül’de yayınladığı bir bildiride “Meslektaşlarımızın bu KHK listesine dâhil edilmesinin bir hata sonucunda gerçekleştiğini düşünüyor ve bu yanlışın bir an önce düzeltilmesini talep ediyoruz” deniliyordu.

Ortada bir ‘yanlışlık’ filan olmadığı sonradan bir güzel anlaşıldı! Asıl yanlışlık, bir çırpıda, binlerce insanın işten atılmasını bir felaket olarak görmeyen ve “biz onlardan değiliz ki” diye sızlanan yaklaşımdaydı. Bir ülkede, bir gecede on binlerce kişilik listelerle insan kıyımı yapılıyorsa, o ülkede artık kimsenin güvencesi yoktur ve olmadı da zaten. Sıra TV’lere, gazetelere gelince bu daha da iyi anlaşıldı; vardığımız nokta ise ortada.

Bu noktada “aşırı siyasallaşmış”, işyerlerinden ve taban toplantılarından çok, basın açıklamalarında görmeye alıştığımız bir sendikacılık türü, açık söylemek gerekirse tıkandı. “Aşırı siyasallaşma” kavramının tepki çekeceğini biliyorum, daha açık söyleyeyim o zaman: Burada problem “siyasallaşma” değil, 89’lara ruhunu veren üye temasının zayıflaması, arı kovanı gibi çalışan şube binalarının, deli gibi yapılan toplantıların yerini deyim yerindeyse daha statik bir tarzın alması, sendikacılığın aynı zamanda insandan insana bir sosyal örgütlenme olduğu gerçeğinin törpülenmesidir. 2012’de KESK operasyonları yapılırken yazmıştım: “İktidar gücü, bir yandan işyerlerinde baskıyı durmadan arttırıp, diğer yandan da kriminal ortam yaratarak sizi itibarsızlaştırmaya çalışıyorsa, yalnızca genel kamuoyuna durumu anlatmanız yetmez. Aşağıya da daha fazla inip futbol deyimiyle ‘sahada basmadık yer bırakmayan’ bir şekilde hem tabana, hem de sendikanın etki alanının tümüne yüklenmeniz gerekir. Etki alanından kastımız şu; doktorsanız hastalar ve hasta yakınları, öğretmenseniz öğrenciler ve veliler de artık sürecin parçasıdır. Binlerce, milyonlarca insana yalnızca basılı kağıtlarla değil, birebir olarak da neyin ne olduğunu anlatmak gerekiyor artık.”

Sonunda buraya geldik ve an itibarıyla, insanları arada bir Ankara’ya çağırıp geri gönderen ve arada bir de ‘basın açıklaması’ yapan tarz, 15 Temmuz sonrasının terör dalgası karşısında zayıf kaldı. ‘Olağanüstü’ bir durumda ‘olağan’ yollardan gidilemediği bir kez daha kanıtlandı.

Ve işte tam bu noktada, Ankara’nın bir köşesinde tek başına dikilip duran bir kızcağız, Nuriye Gülmen sahneye çıktı. Gidip her gün dikildi orada, her gün yaka paça gözaltına alındı… Ve sonunda bir arkadaşıyla birlikte açlık grevine başladı. Şu anda, bu satırlar yazılırken grev hala sürüyor.

Açlık grevini sever miyim? Hayır, sevmem.

Bazı siyasi anlayışlarla aram hoş mudur? Hayır, değildir.

Peki, iki insanın bu kadar ağır bir yükle tartılması doğru mudur? Tabii ki doğru değildir.

Ama şimdi durup bakalım hep birlikte; ne oluyor Yüksel’de? 70’inci günü aşmış olan bu eylem, hangi boşluğu dolduruyor? Gülmen’leri desteklerken ya da tartışırken, o boşluğu da tartışıyor muyuz? Daha doğrusu, tartışmaya bir yerden başlamamız gerekmiyor mu artık?
Ama belki de önce başka bir yerden başlamalıyız tartışmaya: Kendi kibrimizden!

Kibir iyi bir şey değildir; hiç iyi değildir. Bizim için de, sendika ve konfedarasyon başkanları için de…

Gazetede her gün Yüksel’den gelen onlarca fotoğrafa bakıyorum ben; siz de bakın isterseniz. Bir eksiklik yok mu o karelerde?