Bizi takip edin

Köşe yazarları

Cafer zor durumdayken…

->

-> 43

‘Ben bunu daha önce yazdıydım’ lafı, köşe yazarlarının en sevdiği laftır herhalde. Böylece, aslında yayınlandıktan iki gün sonra çok da fazla etkisi filan kalmayan yazılarına acayip bir önem atfederler; ‘O vakitler söylediklerim anlaşılsaydı…’ gibi vehimlere kendilerini kaptırırlar.

E, benim neyim noksan? Heves ettim, bir de ben yapayım aynı şeyi dedim ve gittim yazıyı buldum. Bu yılın Mart ayıydı sanırım ve yazı Gezi Direnişi’yle 17-25 Aralık operasyonunun kıyaslanması üzerineydi. Özetle söylediğim şey şuydu: “Gezi, bizimdi mesela. Bize aitti, biz yaptık, afferin bize, sokaktaydık, meşru, açık, dümdük bir iş yaptık! Açtık bağrımızı düştük yollara, can verdik, kanımız aktı sokaklara ama hiçbir yamuğumuz olmadı. (…) 17-25 Aralık öyle değildi ama. Orada bize ait bir şey yoktu. Kendi payıma ben ortaya atılan belgelerden hiç kuşku duymuyorum ama mesele bu değil. Başka ve karanlık bir kaynaktan yayılan şeyler döküldü ortaya ve orada halk değil, kendi hesapları olan bir odak vardı. En önemlisi de şu: 17-25 Aralık, bir devrimci pratik değildi. Sokaktaki insanın somut eylemi değildi.”

Sonuç olarak demeye çalışıyordum ki, Gezi’de biz, kendi sebeplerimiz ve kendi irademizle göğsümüzü gere gere yürümüştük, 17-25’te ise bizim irademiz yoktu, bizim irademizi manipüle etmek isteyen bir güç vardı. Dolayısıyla, ‘17-25’ Gezi’nin karşıtıydı; Gezi bize sayısız yararlar sağlarken, ‘17-25’ toplumsal harekete büyük zarar vermişti.
Şimdi, ortalık karışırken, New York dolaylarından pis kokular yükselirken, sanırım yine aynı kıyaslama geçerli. Şunun şurasında, dananın kuyruğunun kopmasına birkaç gün kaldı; durum bu kez ciddi görünüyor. Eğer son anda birileri insafa gelip ‘eh, bu kadar tırsıttığımız yeter’ demezse, ortalığa 17-25’ten daha kirli çamaşırların dökülmesi ihtimali yüksek. Koku öyle yoğun geliyor olmalı ki, ‘bari bi yerlere yaslanalım’ telaşıyla Soçi’de önlerine ne gelirse -‘şerh koyduk canım’ numarası yaparak- imzalıyorlar.

Peki, ne olur? Onlara ne olacağını kestirmek için fal bakacak değiliz de, bizim açımızdan ne olur?
Skandallar patlar, dolar alır başını gider, ekonomi çöker, sonra efendim her daim isyana hazır halde beklemekte olan halkımız ‘nedir bu rezalet’ diye şöyle bir yekinir, rejim yıprandıkça yıpranır… Sonra efendim bizim SSK müdürü, 2019’a doğru ‘İYİ saatte olsunlar’la filan oturup konuşup bir yerlerden yeni bir Ekmeleddin bulur getirir, millet de kahır bela sandığa gider ve mutlu son!

Zaten Cumhuriyet de, önceki günkü manşetiyle işaret fişeğini attı bile. Erdoğan’ın ‘sağ-sol kutuplaşmasını bilerek yarattığını, böylece İYİ Parti’deki sola yönelik alerjiyi kışkırttığını yazarak, bize aşağı yukarı şöyle bir şey söylemiş oldular: Bu aralar pek solcu olmayın, ülkücü kardeşleri Erdoğan’ın kucağına itmeyelim!
Kimsenin iyimserliğini bozmak istemem ama o işler öyle değil; öyle de olmaz. New York’taki skandaldan Türkiye’de kasırga filan çıkmaz. Eskindendi o, biri öksürürse öbürü verem olur muhabbeti. Dünyada her isteyen bir ülkedeki iktidarı öyle kolayca deviremiyor artık. Skandallar patlar, alışkınız biz öyle şeylere, Erdoğan ‘bütün dünyaya karşı dimdik duran Malkoçoğlu’ edasıyla bağırır çağırır, çok sıkışırsa işi ‘Gazi Mustafa Kemal’e kadar götürür, hamaset ortalığı kaplar, işler yürür gider. Ayrıca, unutuyor muyuz? Bu ülkede, tahminen her altı ayda bir bir ‘Yenikapı Ruhu’ vesilesi yaratıp herkesi ‘milli menfaatler’ noktasında sıraya dizme becerisini gösteren bir rejim var. Daha doğrusu, hizaya dizilmeye meraklı olanlar pek bol!

Zorlanırlar mı? Evet, tamam, bunu reddetmiyorum, zorlanırlar. Zaten zorlanıyorlar, daha çok zorlanırlar. Kahvedeki adamın cüzdanındaki durumla televizyon ekranındaki hamasetin çelişkisi yaman bir çelişkidir elbette. Ama bu zorlanmanın bir yerlere varması, okyanus ötesinde ortaya dökülen kâğıtların çokluğuna değil, burada, bu topraklarda yaşayan insanların, yani bizim ne yapmak istediğimize, ne yapabileceğimize bağlıdır.

Ezcümle, lafı hiç uzatmadan, demek istediğim şu: Asıl zorlanan, Erdoğan değil, biziz. Klasik deyimle, dert bizde derman bizde… Ve bu, gözümüzü Bağcılar’a değil, New York Adliyesi’ne dikerek çözebileceğimiz bir durum değil.
‘Cafer’in durumu kötü bez getirsin başvekil’ şeklinde benim kibarlaştırarak söylediğim deyimin kaynağının Neyzen Tevfik olduğu söylenir, baktım, doğruymuş. New York’taki durum tam öyle hakikaten: Cafer zor durumda ve bez kesinlikle gerekli. Ama kimse kızmasın lütfen, bu süreçten güçlü ve sağlıklı bir toplumsal hareket çıkaramazsak, en azından olası bir toplumsal kabarışa hazır olamazsak, bize de bez lazım olacak!