Köşe yazarları

Hay böyle dünyanın…


Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, TRT World’un düzenlediği etkinlikte yaptığı konuşmada, “Maalesef dünyada adalet yok. Özellikle ekonomik noktada güçlü olanın, haklı olarak takdim edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünya. Böyle bir dünyayı kabullenmek mümkün değil” dedi. Bu söz tanımadığımız birinin ağzından çıksa, karşısına geçer biz de alkışlardık. Ancak bir atasözü şöyle der, “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Doğal olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi, AKP’nin bugüne kadar uyguladığı politikalara bakmadan alkışlamamız doğru olmaz!

Biliyorsunuz, dünya üzerinde ciddi ve bir o kadar da yaşamsal olan iklim krizi yaşanıyor. Bu durum ne 5’ten büyük olan devletlerin ne de 5’li çetenin umurunda bile değil. Onların vahşi sömürü düzeninin devamından gayrı her hangi bir dertleri yok. Mevcut iktidarın ‘sözde’ referans noktasından bir alıntı yapalım, “Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez” (Bakara 275) Haram nedir? Kısaca hak yememektir, haram lokma yememektir. Tabii ki bu bağlamda somut bir iddiada bulunmayacağız, çünkü iddia eden namuslu, hak yemeyen ve haram lokma boğazından geçmeyen binlerce insan cezaevlerine doldurulmuş durumda. Biz sadece yaşamı insanlara ve beraberinde yaşayan diğer canlıların yaşam haklarının nasıl yendiğine bakmaya çalışacağız.

Kanal İstanbul

AKP’nin büyük projesi olan Kanal İstanbul hem insanların hem de diğer canlıların yaşam haklarına tecavüz eden bir girişim. Aslında, Kanal’a gelesiye kadar o kadar çok şey varki söz edilecek, ancak bu sayfaya sığmayacağı için birkaç örnekle yetinelim. Küçükçekmece Gölü, Sazlıdere Baraj Gölü ve Durusu Baraj Gölü sözünü ettiğimiz Kanal İstanbul için güzergah seçilmiş. Bu göller İstanbul için stratejik önemde göllerdir. 3. Havalimanı ile adeta yok edilen Kuzey Ormanları ve Kanal İstanbul nedeniyle, gelecekte yaşamın olmadığı bir ‘ölü İstanbul kenti’ ortaya çıkacak. Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin hızla su fakiri bir coğrafyaya dönüşeceği uyarıları yapıldı. Küresel ısınmanın en önemli sonuçları susuzluk ve dolayısıyla kuraklıkla birlikte, tarım üretimlerinin yapılamayacak düzeylere varacak olmasıyken, kanal ne işe yarayacak diye sormak gerekiyor.

Gerçekten ne işe yarayacak? Neymiş efendim, büyük gemiler geçecekmiş falan filan. Böyle bir şeye ihtiyaç var mı? Olduğunu kimse iddia edemez. Bunun bir rant projesi olduğunu herkes biliyor. Bölge de yeni kentler yaratılacağı ve bunun üzerinden de inşaat şirketlerinin nemalanacağı aşikar. Yağmaya karşı sessiz kalanların bir kısmı bu ranttan bana da birşey düşer mi hayali içinde olduğu görülürken, diğerleri ise baskılara boyun eğdiğinden olsa gerek, kafasını dahi kaldırıp bakmıyor. İstanbul’un su havzalarının tamamı, ormanları ve tarım arazileri yok ediliyor. Yok edilen bu yaşam kaynakları ise, bir avuç para babasına rant olarak geri dönüyor. Diğer yandan, İstanbul’un 5 ilçesini yerinden söküp, boşalan askeri sahalarda yeni kentler inşa edilerek, buralara taşınma hazırlıkları yapılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı, ilk etapta Esenler, Güngören, Bağcılar, Eyüp ve Sultangazi’nin taşınacağını söylüyor. Bu adımın bir tek nedeni var, boşalan alanlara rant değeri yüksek yeni binalar inşa edilecek, sürülen ilçe halkları ise, gittikleri yerdeki binaları almak için 20 yıllığına bankalara borçlanacak ya da ev sahibi iken, kiracı olacak.

Yağmadan kimler pay alıyor

Peki bu yağmalardan kimler kazanacak? Bunun cevabı bir tane değil. Öncelikle inşaat şirketleri açılan rant alanlarını yağmalayarak palazlanacaklar. Ancak, yalnızca inşaat şirketleri bu işlerden palazlansın diye, bu alanlar yağmaya açılmıyor. Herkesin bildiği ancak nedense pek dile gelmeyen bir gerçek var. Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri de bu işler aynı yönetemle gerçekleşti. Yöntem ise, rant boyutuna göre değişen %10 ile %30’lara varan komisyonların varlığı, yağma alanlarının yaratılmasının başlıca nedeni olduğu biliniyor. Bugün mevcut iktidarın hem ekonomik hem de insanlık dışı uygulamalarına her daim destek olan MHP’nin, deprem konutlarının inşasındaki rolü ‘komisyonlardan’ ibaret olduğu bilinirken, MHP yeni dönemde bu işlerden pay almayı mı arzuluyor? Peki ya CHP? AKP’nin savaş dahil en vahşi uygulamalarında koltuk değnekliği yaptığı görülürken, benzer arzu ile yanıp tutuştuğunu düşünmek için çok fazla nedenimiz yok mu?

Helalmış!

Hazırlanan yeni torba yasada yer alan ‘Helal Akreditasyon Kurumu’ (HAK), Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı’nın komisyonlarda görüşülmesine devam ediliyor. Yukarıda helal ve haram üzerine Kuran’dan alıntı yapmıştık. O kadar dindarlar ki, helal olmayan hiçbir şeyi sanki yapmıyorlarmış gibi davranıyorlar. Tüm soygunları helallik örtüsüyle kapatarak, gerçekleştirme çabasında oldukları görülüyor. Bu yasa ile ilgili AK Parti Elazığ Milletvekili Metin Bulut bakın neler diyor: “Dünyada 1,8 milyar Müslümanın hassasiyeti ile oluşan son derece büyük bir pazar var. Pazarın büyük bölümü gayrimüslimlerin elinde. Allah aşkına neden böyle bir pazarı onlara kaptıralım?” Bulut bu sözlerle, Müslümanlığın bir pazar alanı olduğunu ve bu pazar alanında da at koşturanların sadece kendileri olması gerektiğini ifade ediyor. Aptal mıyız yoksa bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mı diyoruz? Yukarıda söz ettiğimiz herşey bir gerçek iken, adaletin zenginden yana işlediği bu düzene, ‘hay böyle dünyanın’ diyerek karşı çıkmamak mümkün mü?