Bizi takip edin

Köşe yazarları

Ne ölü ne diri

->

-> 43

 

Gülünçtü, güldürmüyordu. Dolaylılığı reddediyordu, ama içermediği her şey gelip onu buluyor, sarihliği bir muammayla kuşanı veriyordu. Olduğu gibiydi, ne bir eksik, ne bir fazla, ama gerçek olamayacak kadar sahici yalınlığı, gerçek dışı bir oluştan damıtılmış mecazlardan soluyordu. Güldürü öğeleri bir tuhaf mı serpiştirilmişti ne, eğlendireceğine korkutuyordu. Hafiflemek gerekirdi, ama anlaşılmaz bir ağırlık çöküyordu. İçinize çöken, havalanmıyordu bir daha. Yere göğe sığmaz irilikteki kudretli kafalar, vurgularına çakıl taşları değil, kayalar bağlanmış öfkeli cümleleri peşi sıra yuvarlayıp duruyordu. Yüzünüzü kaplayan dolgun tebessüm sıkılaştıracağına bir yama bile olamıyor, bu kayaç ağırlıkla göçmüş içiniz, boşluğuna açıldıkça açılıyordu. Neşeyle bağdaş kuran şu kasvetin bir anlamı olmalıydı, ama ne tuhaf, hiçbir anlamı yoktu bunun!

Tulumlarını giyip kovalarına asılmaları bir ilkti. Çocuklar eğlensin diye uçurtmaları boyamıyorlardı. Fırçalarıyla saldırıp durdukları, gökkuşağıydı. Renkler tehlikeli, kimi sözcükler ürkütücüydü. Kendinden değildi pek çok çağrışım da, onun yankıları da. Gökkuşağı, bir tehdit kuşağıydı. Kırmızı-beyaz yerleşik bir kanamaya evrilmediyse, yedi rengin yedisi kimi seslere inceldiyse, sözcükler de renkler de grimize edilebilirdi. Güneşi balçıkla sıvamak, gökkuşağını fırçayla griye boğmak, gerçek anlamından ayrı bir anlam taşıyan söz kalıplarını değil, öz anlamlarının imlediği şeydi. Deyim, eylemin kendisiydi. Bir tutam balçıkla güneş sıvanabilir, birkaç fırça darbesiyle gökkuşağı bir uçtan bir uca griye boyanabilirdi. İstemedi mi sarı, kırmızı, yeşil çiçekler bir arada yeşermez, düşler bembeyaz yanıp sönebilir; güneş, mavisi uçmuş gökyüzünde kör karanlığı bir leke olarak, ebediyen asılı kalabilirdi.

Hükmettiklerinin seslerine, renklerine, tenlerine kendi sesi, kendi rengi, kendi teniyle, yerleşmek isteyip de yerleşemeyenin çılgınlıkları teatral bir eğlence davetiydi, ama eğlendirmiyordu işte. Hissediliyordu da akıl dışılığın diri tuttuğu korku geri çekiyordu. Onda, soğukkanlı yönelimler ve istemler yerine, sona erdirmek isteyen bir canlılığın solgunlukları vardı. Tüm o seslerin ve renklerin neyi simgelediğini çoğu kez bilmek istemezdi belki, ama her zaman pek çok şeyi simgelediklerini duyumsar, hangi açıya hangi bakışın denk düştüğünü hep bilirdi. Bunların dışavurumları, her zaman içe gömülenlerden daha öte olduğunu unutabilir miydi? Hiç anlaşılmak istenmedi; ne diri ne ölü, onda bir yerin yoktu. Kimi sözcükler, kimi renkler bütün bir geçmiş yaşamın, senin gözünde benzer yıkımlardan oluşmuş bir yinelemeler dizisi olarak canlandırılamadıysa, tutulduğun renk de vurulduğun ışık da öldürülmeyi sürdürebilirdi.

Uyumdan yanaydı da kırmızı ve sarıyla uyumsuzluğunu keşfedeli, bütün yeşiller mavi mavi sırıtıp durdu. Birlikten yanaydı da çağrışımlarının sevimsizliğini hissedeli, bütün renkleriyle ebemkuşağı sadece grinin ağır tonlarıyla düşmek zorundaydı görünmeye bile ürktüğü kimi kentlerin üstüne. Bütünlükten yanaydı da kimi seslerin kimi sözcüklere ağır geldiğini fark edeli, bütün sesler “tek” ile kaynaşan dört kelimenin anlam kalıbına sığabilmek uğruna, içini boşaltıp bu tekdüze yankıların dağarcığıyla kendini yeniden doldurmak durumundaydı. Çünkü kendini renkler üzerinde birleştirici bir kuvvet olarak resmettiği günden beri, varlığını da, her sözcüğün eriştiği biricik anlam olarak seslerin üzerinde tahakküm kurmuş bir bütünlük olarak sergiliyordu. Onda sevenlerin renksizliği bile değil, ilk günden beri bilinmez korkuların ve saplanıp kalmış nefretin çeşitliği, renkliliğiydi baskın gelen.

Anlayın! Bir yeriniz yok onda, varlık olarak bir karşılığınız da! Yer kaplayışınız, “bütünlüğünü” zedeler; hissedilişiniz, iç seslerini bulandırır, renklerini soldurur. Ölünüz için bir mezar, diriniz için bir toprak dam çürütür, düşlerini de heveslerini de. Keşfedilmemiş bir gezegene kıl çadırınızı kurun, uzayın erişilmez derinliğindeki bu kürenin bekareti de bütünlüğü de ondan sorulur. O, anımsayandaki öneminin korunmuşluğudur; orada toplanır, orada yineler ve orada kendini onaylar. Çaresizliğiniz, bu istekli tutulmuşluğunuz. Öyle olduğu sürece ondaki her kısır düşünce sizdeki her doğurgan isteğin katledilişi, ilk andaki vurgulu istemi son andaki aptallığının vurgusuz öcüne yenik düşse bile.