Bizi takip edin

Köşe yazarları

19 aralık’tan 19 ocak’a

->

-> 27

nuriye ve semih’ten bahsedeceğim yine. biliyorsunuz, ancak tekerlekli iskemleyle gelebilecekleri mahkemeye, kaçabilecekleri bahanesiyle getirilmediler. 28 eylül’deki duruşmada konuşacak hallerinin olacağı şüpheli. çünkü 200’lü günler yaklaşıyor. daha önceki ölüm oruçlarını takip edenlerin de bildiği ve sık sık ifade ettiği gibi bu çok kritik bir dönem.

2006-2007 yıllarında ölüm orucu yürütmüş olan ve 293. günde taleplerin kabul edilmesiyle eylemine ara vermiş bulunan behiç aşçı, kendisiyle yapılan bir röportajda, nuriye ve semih’in, eylemin ilk günlerini istirahat ederek değil de yüksel’de geçirdikleri için daha fazla yıprandıklarına dikkat çekiyor.

behiç aşçı 22 ocak 2007 günü, eylemine ara verince ölüm orucu yaptığı şişli’deki bürosundan tedavi edilmek üzere çapa tıp fakültesi’ne götürüldü. aynı dönemde adana’da 262 gündür ölüm orucu yapan gürcan görüroğlu ve uşak kapalı cezaevinde eylemin 268. gününde olan sevgi saymaz da eylemlerine son verdiler. hekimler, behiç aşçı’nın hastaneye bir saat daha geç ulaşması halinde hayatını kaybedeceğini söylemişti. bu üç kişi ölüm orucunu adalet bakanlığı’nın, çeşitli demokratik kitle örgütlerinin “üç kapı üç kilit” önerisini kabul etmesi üzerine sonlandırdı. bu, üçer kişinin kaldığı üç hücrenin kilitlenmemesi ve böylece dokuz kişinin birbirlerini görme imkânı bularak tecridin hafifletilmesini hedefliyordu. böylece 2000 yılından beri süren, onlarca kişinin öldüğü, hayata dönüş adı verilmiş olan o korkunç operasyonla tutukluların yakıldığı süreç sona erdi. yedi uzun yıldan bahsediyoruz.

şunu da hatırlatmak istiyorum; 2000’de cezaevlerinde başlayan ölüm orucuna sınırlı sayıda tutuklu katıldı, siyasi tutukluların tamamı bu eyleme herhangi bir biçimde destek verseydi sonucun daha erken alınması ihtimali yüksekti. o yedi yılda, birçok şey değişti, birçok konuda birçok politik kampanya yapıldı, bunların bir kısmı başarılı oldu, bir kısmı başarısız oldu, muhalefet belki güçlendi, belki zayıfladı ama ölüm orucu yürütenler git gide daha yalnızlaştı; aralarında acılaşanlar, keskinleşenler oldu. bunun sonuçlarını hâlâ yaşıyoruz.

yine behiç aşçı, nuriye gülmen ve semih özakça ile ilgili olarak, “bugüne kadar yapılmış ölüm orucu eylemleri içinde en fazla destek gören” ifadesini kullanıyor. doğru çünkü daha önceki eylemler solun kendi gövdesinden olan tutuklularla ilgiliyken bu eylem binlerce kişinin talebini dile getiriyor.

dikkat ederseniz, behiç aşçı ve arkadaşlarının taleplerinin kabul edilmesi hrant dink’in katledilmesinden sadece birkaç gün sonraya denk geliyor. bu bir tesadüf değil. tarihte unutuluveren ufak ayrıntılar bazen öğretici olabiliyor o yüzden bu süreci kısaca aktarmak istiyorum. hrant dink ölümünden belki bir hafta önce behiç aşçı’yı ziyaret etmiş ve eylemine son vermesini istemişti. (insanlar ölüm orucu yapanlar karşısında böyle bir görevi benimsiyorlar sanırım.) behiç aşçı bundan kısa bir süre sonra, misafir kabul edemeyecek bir duruma geldi. refakatçileri, dostları, herkes daha önce onlarca kayıp vermiş olmanın da etkisiyle kötü sonu beklemeye başladı.

o sırada hrant dink öldürüldü ve bu cinayet büyük bir infiale yol açtı. nitekim cenazesi türkiye’deki en kalabalık birkaç cenazeden biri oldu. devlet ikinci bir ölümü göze alamadığı için “üç kapı üç kilit” önerisini kabul etti.behiç aşçı’nın bir avukat olması, onun yürüttüğü ölüm orucunun bir öğrencinin ya da bir ev işçisinin açlığından daha fazla dikkat çekmesine yol açmıştı. bu insanlık adına bir rezalet tabii. diğer yandan sürecin sonlanma biçimi, taleplerin haklılığından ve sadeliğinden ziyade konjonktürün etkili olduğunu gösteriyor bence. ölüm orucu gibi eylemler, kamuoyunun vicdanına seslenir, açlığı sesini duyurmak için bir araç olarak kullanır. ama kararı verecek olan devlet vicdanla hareket etmez.

artık soyadlarını kullanmayacak kadar yakınımız olan nuriye ve semih’i -ve tabii esra ile acun’u- yalnız bırakmamanın, konjonktürü iradi biçimde onların lehine çevirmenin bir yolu mutlaka vardır, olmalı. o dönemde “üç kapı üç kilit” gibi bir öneri getiren demokratik kitle örgütlerinin bugün de yapabileceği bir şeyler vardır, olmalı. kardeşlerimizin canına, binlerce insanın işine sahip çıkmak için başta veli olmak üzere bir avuç insanın cesaretinden çok daha fazla imkân var elimizde. türkiye’de kimse kimseden hesap sormuyor, biliyorum ama onlarla birlikte bizden bir şeylerin eridiği de açık değil mi?