Köşe yazarları

Sessizliğin kötülüğü


Ermeni kökenli Fransız yazar Marc Nichanian, ‘Edebiyat ve Felaket’ adlı kitabının bir yerinde “Türkiye’nin kendi [kirli] tarihine ilişkin inanılmaz ve korkunç bilgi boşluğu”ndan dem vurur ve bu boşluktaki lanetli hayaletin adını koyar: ‘Sessizliğin kötülüğü’.

İnkar siyasetiyle üstü katman katman örtülmüş, asla yüzleşilmemiş ve böylece tarihte yerini alamamış suçların ekili olduğu topraklar, barış değil ancak yeni suçlar üretir. Toprağın altındaki tohumları yok saymakla o tohumlar yok olmaz, aksine sessizlik ve cezasızlık kültürü ile daha da serpilir. Mevsim döner ve o verimli topraklarda yeni yeni suçlar peydah olur. Ardından yeni sessizlikler gelir… ‘Kötülüğün sessizliği’ de demek mümkün. Ya da belki en doğrusu: Kötülüğün sessizliğinin kötülüğü.

Tarihinde bu kısır döngüyü yaşamış, bize hem uzak hem de yakın iki ülkeden bahsetmek istiyorum; orada yaşananları bize anlatan belgesellere dayanarak. Biri Şili, diğeri Endonezya. Dünya haritasının iki ucuna savrulmuş bu iki ülke de korkunç tarihi travmalar atlattı, ikisinin ‘vatan toprağı’, ABD destekli askeri darbeler sonrası kanla sulandı. Şimdi ise, tarihin ve vicdanın iki farklı yakasında yer alıyorlar.

Bilindiği gibi Şili’de Augusto Pinochet liderliğindeki ordu, seçimle iktidara gelmiş sosyalist Salvador Allende’yi 11 Eylül 1973’te devirerek iktidarı ele geçirdi. CIA sponsorluğundaki askeri cunta, izleyen yıllarda ülkenin üzerinden dozer gibi geçti; en az 3 bin kişi öldürüldü veya zorla kaybedildi, onbinlerce insan işkence tezgahından geçirildi, 200 bin kadar Şilili de sürgünde yaşamaya zorlandı.

Bu kanlı tarihin görsel ayrıntılarına aşinalığımızı, büyük ölçüde belgeselci Patricio Guzman’ın filmlerine borçluyuz. Hemen bütün belgesellerinde, seçimi kazanmış olan Allende’nin başkanlık sarayının bombardımana tutıulmasından başlayarak, Pinochet rejiminin işlediği insanlık suçlarını belgeleyen Guzman, en son filmi “Sedef Düğme”de (El botón de nácar, 2015) bu suçların izini çok daha uzak bir geçmişe doğru sürer. Kıtanın travmatik tarihini geriye sarıp yüzlerce yıl öncesine, kaç bin yıldır burada yaşayan yerlilerin beyaz istilacılar tarafından kökünün kurutmasına kadar gider. Şili’de 1970’lerde yaşanan gaddarlıkların tohumunun, ta o zaman işlenmiş ve hesabı hiçbir zaman sorulmamış insanlık suçlarıyla atıldığını anlatmaya çalışır.

Şili örneği, benzerlerinden şu noktada ayrılıyor: Diktatörlük sona erdikten sonra bir yüzleşme ve sorumlulara hesap sorma süreci işletildi. Her şey bir yana, Pinochet ölmeden önce mahkeme karşısına çıkarıldı. Bu yüzleşmeye dair sembolik değeri yüksek bir örnek vermek gerekirse: Santiago’nun banliyösünde yer alan Villa Gribaldi adlı bina kompleksi, askerî cunta döneminin namlı sorgu ve işkence merkezlerinden biriydi. Burası rejim yıkıldıktan hemen sonra 1990’larda bir anma merkezine dönüştürüldü, ardından Barış Parkı adıyla halka açıldı ve Guzman’ın cunta dönemi kayıplarına dair bir önceki filmi “Işığa Özlem” burada gösterildi! Dahası işkence merkezinin o zamanki baş sorumlusu albay yargılanıp 300 yıl hapse mahkum edildi ve iki sene önce, kaderin garip cilvesiyle, tam da darbenin yıldönümünde hapiste öldü.

Gelelim öbür uçtaki Endonezya’ya: Yine CIA güdümlü bir darbeyle iktidarı ele geçiren Suharto’nun 1965-66 yılında yaptığı akıl almaz katliamları çoğumuz Joshua Oppenheimer’ın ismi açıklanmayan Endonezyalı biriyle ortak çektiği “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing, 2012) adlı belgeselden öğrendik. Emrindeki altı generali infaz ettirip bunu komünistlerin üzerine yıkan Suharto, izleyen iki yıl boyunca tüm muhaliflere karşı korkunç bir imha kampanyası yürüttü. Üstelik bunu doğrudan elini kana bulamadan, halkın arasından örgütlediği sivil milisler ve işbirlikçi aparatçikler aracılığıyla yaptı. Sonunda sadece, o dönem dünyanın en büyük komünist partisi PKI üyeleri değil, binlerce demokrat, muhalif, işçi, köylü insan iktidarla aynı düşünmedikleri için hatta kimileri sırf gözlük taktığı için katledildi. Katliam bilançosunun 500 bin ile bir milyon kişi arasında olduğu tahmin ediliyor.

Sonra ne oldu? Endonezya’da izleyen onyıllar, ‘sessizliğin kötülüğü’nün egemenliği altında geçti. “Öldürme Eylemi” ve ardından yapılan “Sessizliğin Bakışı”nda (The Look of Silence, 2014) gördüğümüz gibi caniler kurban yakınlarına komşu olarak yaşamaya, işledikleri suçların hesabını vermek bir yana birer vatanperver edasıyla ortalıkta dolaşmaya devam etti. Buna karşın 1965-66 kıyımından insanlık suçu olarak bahsetmek tabu halini aldı.

Endonezya bugün dünya ülkeleri içinde yolsuzluğun, siyasi kokuşmuşluğun ve cezasızlık kültürünün abidesi bir ülke. Ve ne yazık ki Türkiye tarihsel olarak, Şili’ye değil Endonezya’ya komşuluk ediyor halen.