Köşe yazarları

Sen bana zıkkımın kökünü getir!


“Benimle gelsenize” dedi Dılşah. “Cezaevindeki arkadaşlara elbise almam lazım. Yeni açılan AVM’de uygun fiyatlar varmış”… Ne diyeceğiz? Bişi demedik. Ben, Mahir ve Dılşah yola koyulduk. Mağaza sakindi. Dılşah başladı elbiseleri karıştırmaya. Yaklaşık iki saat süren alışverişten sonra Göbekliepe’de günlerce kazı yapmış gibi yorgundum. Alışveriş merkezinden çıkarken Dılşah “durun” dedi. “Sizi yordum, bir kahve ısmarlamak istiyorum.” Allah razı olsun! Ne diyeceğiz? Yine bir şey demedik. Hemen girişte bir kahve evi açılmıştı. Geçtik oturduk. Bu mekâna ilk defa oturuyorum. Mahir ve Dılşah’ın daha önce çeşitli sebeplerden yolları düşmüş buraya. Oturur oturmaz garson menüleri verdi. İki artist arkadaşım sanki bin yılların kahve içicileriymiş gibi, menüyü almadan hemen ortaya isim salladılar:
“Ee bana kafe mokka!”
“Bana da espıresso maşiyato.”
Çıı çıı? ne mokkası ne tsubasası!!!”
Menüye bakmadan bir tek “çay” isteyebilirim. O da var mı yok mu bilmiyorum. Bunca şatafatın içinde çay istesem saçma olur düşüncesindeyim. Yani bara gidip elli tane içki sayıp, olup olmadığını sorduktan sonra “var” diyen garsona “Eee sen bana bir çay getir” diyen insan pozisyonuna girmek istemiyorum. Garson da nerden doğduğu belli olmayan boşluktan faydalanıp “Siz bir de beni görün” der gibi topa girdi! “Efendim, sımothis tarzı bir şey? Raşberi çok iyidir. Ayrıca yeni yaptığımız çaklıt fırapçino da var. Denemediyseniz onu da tavsiye ederim, espıreso kon pannayı denemişsinizdir, o da çok iyi”
Yok abê! Vallahi billahi denemedik!
Menüyü inceledim. Yüreğim sıkıştı, çünkü ne isteyeceğime dair tek bir fikrim yok. Siparişi bekleyen garson, yüzüme bakan iki arkadaş! Tercih verirken tıp yerine veterinerlik yazan bir arkadaşım vardı “heyecandan elim kaydı” demişti, şuan elim kaysa nereye gideceğini bile bilmiyorum. O haldeyim! İsimleri inceliyorum. Ne anlayabildiğim ne de tanıdık bir içecek adı yok! Hepsi birbirine iliştirilmiş isimler. Uzunluğu bir kilo olan içecek adları. Mevcut durumdan bir çıkış yapmak adına acilen karar vermek zorundayım. Bir ad gördüm sanki içinde Guetamala geçiyordu! Aslında benzer bir ismi böyle okumuştum. Hah! Bu tanıdık bir ülke! Yabancıya gitmesin, bu olsun dedim… Tabi merakla beklemeye başladık. Arkadaşların siparişleri hızlıca geldi. Benim gelmedi! Gerçekten çok merak ediyorum ne gelecek diye. Beş dakika geçmeden baktım bir tepsinin üzerinde acayip aletler bizim tarafa doğru geliyor bir çalışan. Acep bu mudur? Yok yok, o kadar da olmaz! Garson masaları aşa aşa yaklaşıyor. O yaklaştıkça “Allah’ım sen beni affet, ne olur başka masanın olsun” diyorum.
Maalesef!
Geldi ve bizim masanın önünde durdu! Önüme bir tepsi bıraktı. “Buyur, yediğin halt bu işte. Al bakalım!” der gibiydi yüzü. Pompa tarzı bir şey, bardaklar, bitkiler ve başka quzzulqurtlar!
Tamam, güzel de ne nereye şey ediliyor. Öyle bakıyorum, Dılşah ve Mahir de gık demiyor. İkisi de full HD imansız çıktı! Garsondan rica ettik hazırladı konsepti. Bir şeyler yaptı, biraz bekleyin ve biraz sonra aha buna boşaltın dedi. Çekip gitti… Yeminle sevgilisiymişim gibi trip attı da gitti!
Şimdi bu nalet içeceğin tadı nasıl acep? Bana ölümsüzlük verecekmiş gibi bakıyorum. Gözümde o kadar anlamlı.
İçtim… Eiiyyyy! Zıkkımın köküne yakın bişi!
Bir iki yudum aldım, daha fazla devam edemedim. Kahve tozuna soğuk su at, karıştır ve iç. Tam olarak buna yakın bir şeydi.
Ne oldu şimdi? Neydi, bu saçmalık! Ahmet Kaya’nın söylediği üzere “Lan gardaş bu nasıl yara?” Tabi iç aydınlanma yaşadım. Kürdüm ya, önce başıma gelecek sonra anlayacağım! Bunlar politik olamamanın korkunç sonuçları heval! Sormazlar mı, yaw arkadaş, bildiğin yoldan neden şaşıyorsun? Çayın da en az senin kadar derdi olduğunu biliyorsun; ne diye çaya sırtını dönüp kapitalist süslü tuzaklara kulaç atıyorsun? Başta çay olmak üzere, herkesten özür diliyorum.
***
Tabi düşündüm!
Malum dönemin hakim popüler kültürü olan “ambalaj kültürünün” ortasındayız. Bir çay alır, içine bir damla buz ekler olur sana bilmem anbilivıbıl ays ti! Yanına bir tiramisu atar olur sana Delişıs konpakto! Tüm mesele adlandırmak! E.Galeano ne güzel özet geçmiş zamanında “Demokrasi olduğu şey değildir, benzediği şeydir. Evlilik sözleşmesi aşktan daha önemli, cenaze ölümden, elbise bedenden, ayin tanrıdan daha önemli. Ambalaj kültürü içerikleri hor görüyor” diyerek, F.Akın’ın “Soul Kitchen” adlı filmi var. Orada yemek şefi rolündeki aktör şöyle diyor: “İnsanlar ağızlarının tadını bilmiyorlar. Tasfiye satışı! Satılamayacak her şey satılır, sahte tutkular bir illüzyon, göz yanıltmaca ve doldurmaca… Menüde 40 çeşit yemek var ve hepsinin tadı aynı! 5 avroluk yemeği bir iki süs ile 45 avroya satarım” Tam da öyle! 40 çeşit içecek vardır ama hepsinin tadı neredeyse aynı! Yani önemli olan yemek tabağını nasıl süslediğin, nasıl yeni bir ad verdiğindir. İşte buna da kapitalizm deniyor. Çok seçim şansı veriyormuş gibi yapıp aslında istediği şeyi seçtirmek!