Köşe yazarları

12 Eylül’e doğru 78’linin “yoğunlaşmış tarihi”…


71 devrimci hareketinin ardından gelen 1971-1973 sessizliği, kısa zamanda yerini kulakları sağır eden bir gürültüye bıraktı. Bu gürültü; derin krizin yarattığı keskin sınıf çelişkisinin, ülke çapında bütün sınıf ve katmanları harekete geçirirken oluşturduğu şiddetli sürtüşme ve çatışmaların gürültüsüydü.

Memleketin değişik sınıf ve katmanlarının gençliği, gözünü böyle bir ortamda toplumsal ve siyasal yaşama açtı. Bir “kuluçka” döneminden bile geçmeden, anaforlu yaşamın içinde kulaç atarak yüzmeyi öğrendi.
Tarih bu gibi anlarda yoğunlaşır.
İçimizden o tarihi yaşayan her hangi bir 78’liye, “Neleri anımsıyorsun?” diye sorsak, “Hangisini anımsamalı?” diye düşünür. 78’li, bu kısa tarihsel dönemi yoğunlaşmış olarak yaşamıştır. Her gelen gün, bir öncekinin korkusunu da, coşkusunu da silip götürmüştür.
Şöyle bir belleklerimizi zorladığımızda, o kısacık saatler içinde bir devrimcinin beş dakika önce korkak, beş dakika sonra cesur olabildiğini hatırlayabiliriz. Bencil dediğimiz bir devrimcinin, arkadaşı uğruna yaşamını hiçe saydığına, özverili sandığımız bir devrimcinin bir dilim daha fazla ekmek yeme arsızlığı gösterdiğine tanık olmuşuzdur.
Bir korkuya alışırken yeni bir korkuya doğru sürükleniş, bir cesaret gösterisiyle “gururlanmaya” bile fırsat bulamadan, çok daha riskli ve cesaret isteyen yeni bir atılıma yelteniş, on dakika önce yaşanan akıl almaz olayları birbirine anlatma, olayları analiz etme fırsatı bulamadan çok daha karmaşık olayların içine doğru akış, kısaca neyin nerede başladığını, neyin nerede bittiğini anlamının adeta imkânsız olduğu bir zaman “sıkışıklığı”…
78’linin “yoğunlaşmış tarihi” buna benzer nice olgularla doludur.
“Yaşanmamışlıklardan” yakınıldığını çok duymuşuzdur. 78’linin aşkı, şiiri, yıldızları, çiçekleri tanımadığı, yaşamadığı kulaktan kulağa kimi zaman acımayla, kimi zaman da istihzayla fısıldanmıştır. Doğru mudur bu?
Eğer şu “yoğunlaşmış tarihi” ayrıştırmak ve bir 78’linin diyelim ki “aşk tarihini”, bu yoğunlaşmış tarihin içinden çekip çıkarabilmek mümkün olsaydı; 78’linin, insan yaşamının bu en temel yanlarından birine bütünüyle yabancı olduğunu kolayca söyleyebilirdik. Bunu söyler söylemez de, 78’linin bütünsel bir insan olamadığını, “yarım” kaldığını, “yaşanmamışlığın” bütün olumsuz özelliklerini taşıdığını da kolayca kabullenebilirdik. Buradan bir adım daha ileri gidip, 78’linin mücadele sonrası yaşamına işte bu “yaşanmamışlığın” damgasını vurduğunu iddia edip, bu kuşağı “yitik kuşak” olarak gözden çıkarabilirdik.
Bu yüzeydeki görüntünün altında, 78 kuşağının insana ait bütün duyguları yaşadığını anlamak için, o dönemin “yoğunlaşmış tarih” olduğu gerçeğini kavramak gerekir. “Seyrekleşmiş” tarihsel dönemlerde insani duyguların birbirini izlemesi, bir duygunun diğerine üstün gelmesi; kişinin, yaşamının bir dönemini “aşk tarihi”, ardı sıra gelen dönemi “iş tarihi”, bir üçüncüsünü de “mücadele tarihi” olarak yaşaması mümkündür.
78 kuşağının tarihini tek bir insani edimle açıklamak mümkün değildir. Bu tarihsel, yoğun dönemde insana ait bütün duygular, bütün düşünceler, bütün davranışlar öylesine iç içe geçmiş, öylesine birbirinden ayırt edilemez olmuştur ki, siz o tarihsel dönemi yaşayan 78’linin “aşık bir devrimci” mi, “öfkeli bir devrimci” mi, “geleceğini düşünen bir devrimci” mi, “kendini fedaya hazır bir devrimci” mi olduğunu anlayamazsınız.
“Seyrekleşmiş tarih” diliminde kendi başına, eski deyimle münhasıran yaşananların, 78’lilerin “yoğunlaşmış tarihinde” yaşanmadığı bir gerçektir.
“Yaşanmamışlık” değildir bu! Her şey ama her şey; aşk, korku, cesaret, sevgi, nefret, sadakat ve hıyanet bir arada, aynı anda, iç içe, ne olduğunun bile bilincine varmaya zaman kalmadan yaşanmıştır.
Her şey yaşanmıştır bu tarihte. Büyük bir hızla, büyük bir yoğunlukla, yaşananın bilincine bile varmamızı engelleyen bir çabuklukla yaşanmıştır.
Bugün 78 kuşağının “yaşanmamışlık” sendromu içinde savrulup gittiğini düşünenler, yalnız bizim kuşağımızın eleştiricileri değildir. Bu görüş, bizim aramızda da yaygındır.
Yaygındır; çünkü 78’li, zindan sonrasında gözünü “yeni yaşama” açtığı zaman, artık seyrekleşmiş bugünkü tarih içindeki insanlardan çok farklı olduğunu görmüştür. Yaşamın bütünlüğü bozulmuştur. İnsana ait duygular, istekler birbirinden ve özellikle de devrimci mücadeleden ayrılmış, kendi başlarına yol almışlardır. Burada devrimcilik, şurada iş yaşamı, bir yanda aşk, öte yanda televizyon seyirciliği… Her yaşantı boşlukta birbirinden uzakta uçuşur gibidir. Yoğunluk yoktur. Yaşantı yoğunluğunu yitirmiştir
78’li işte bu tabloda yadırgamıştır kendisini. Bu yeni ve “seyrekleşmiş tarihi”, yaşanması gereken asıl tarih sandığı ölçüde, kendi “yoğunlaşmış tarihine” yabancılaşmış ve o da, tıpkı kendisine acıyan ya da istihzayla bakan eleştirmenlerimiz gibi “yaşanmamışlık” halinden şikâyet etmiş ve ardından da “yaşamaya” başlamıştır…
Böyle olsa da bizim yoğunlaşmış tarihimiz, şaşırtıcı bir etkiye sahiptir.