Köşe yazarları

Empati Müzesi


“Bol keseden kullanmaktan tüm kelimelerimiz anlamını yitirdi” der Ernest Hemingway’in Öğleden Sonra Ölüm adlı romanındaki anlatıcı.

Kelimeler mutfakta kullandığımız bıçaklara benzer biraz. Kimi jilet kadar keskindir, kimi ise kullanıla kullanıla körleşmiştir. Bazıları gündelik dilde aşırı kullanılmaktan dolayı öylesine aşınır ki artık işinizi göremez. Tam yerini bulacağı sırada, diliniz bir türlü ona gitmez, aynı anlama gelmek üzere başka kelime ararsınız. ‘Empati’ benim için bu talihsiz kelimelerden biridir; doğrusu ne zaman duysam kulağımda ‘antipatik’ bir çınlama yapar.

Geçenlerde Empati Müzesi diye bir şeyin varlığını öğrenince, hele müzenin tanıtım videosunu da izleyince iyice ikna oldum: Bu düşkün kelimeyi acilen tedavülden kaldırmalı, mümkünse sözlüklerden kazımalı, yerine başka bir kavram koymalı! Manasının ağırlığını taşıyabilecek bir kavram…

Roman Krznaric adlı bir yazarın ‘projesi’ imiş Empati Müzesi. (Böyle, oturduğu yerde eksantrik müze fantezileri geliştiren bir yazar türü var, kabul etmek lazım.) Aynı konuda çok satan bir kitabın da yazarı olarak ekmeğini ‘empati’ kavramından kazandığı anlaşılan Krznaric, toplumda bireylerin ‘birbirini anlamaya’ duyduğu ihtiyaca binaen bundan iki sene önce sanatçı Clare Patey ile birlikte bu gezici müzeyi hayata geçirmiş.

Birçok festivalden davetler alan müze ekibi, bünyesindeki sergi projelerini bir kentten ötekine taşıyıp duruyor. Müzenin en önemli ayağını oluşturan ve adını Elvis’in bir şarkı sözünden aldığı söylenen A Mile in My Shoes (Ayakkabımla Bir Mil) projesi mesela, şöyle bir şey: Devasa bir ayakkabı kutusu şeklinde tasarlanmış bir mekânın -aklınıza yanlış bir şey gelmesin, mevzu Türkiye’yle alakalı değil!- içine giriyorsunuz, karşınıza bir dolu gerçek ayakkabı kutusu çıkıyor -tam 99 taneymiş-, bunlardan birini seçip içindeki ayakkabıyı ayağınıza geçiriyorsunuz ve onunla bir mil (1.6 km) kadar yol katetmeye çalışıyorsunuz. Bu arada size verilen kulaklıktan ayakkabı sahibinin hikâyesini kendi sesinden dinliyorsunuz. Böylece, ne işe yarayacağı belli olmasa da, o insanla empati kurmuş oluyorsunuz!

Bu yaratıcılık şahikası fikri, tahmin edebileceğiniz gibi, ‘kendini başkasının yerine koymak’ deyiminin İngilizce karşılığı olan ‘walk in someone’s shoes’ (birinin ayakkabısıyla yürümek) ifadesinin düz anlamından çıkarmışlar. (Haberi okuduğumda, bu akıl yürütmeyle yarın öbür gün birileri bizim memlekette diyelim bir Delikanlılık Müzesi açar ve güzel Türkçemizin ‘Delikanlı ol ciğerimi ye!’ deyimini esas alırsa diye tüylerim diken diken olmadı değil.)

Empati Müzesi’nin bir başka projesi Human Library (İnsan Kütüphanesi) adını taşıyor ve şöyle işliyor: Kütüphaneye gider gibi gidiyorsunuz ama okumak için kitap değil, sohbet etmek için bir insan ödünç alıyorsunuz… Canlı kitaplarımızdan hangisini tercih edersiniz? Polis merkezinden yeni çıkmış Suriyeli bir mülteciye ne dersiniz?

Derin anlam yüklü bir kavramı böylesine sığ ve bayağı bir fikre alet etmek öyle herkesin harcı değil. Mesele bayağılıktan ibaret olsa yine iyi. Batılı beyaz ırkın üstünlüğü üzerinden kurgulanmış bir iş ve daha kötüsü, ne fikir babalarının ne de müzeye rağbet edenlerın bundan rahatsız olmadığı anlaşılıyor. Müzenin tanıtım metninde şöyle cümleler var: “Tahran’da çocuk olmak nasıl bir şey? Yıllarını hapiste geçirmiş olmak, bir seks işçisi, madenci veya mülteci olmak neye benzer?” Empati Müzesi işte bize bu kimlikleri deneyimleme şansı sunuyormuş. Yani bunların hiçbiri ‘biz’e dahil değildir, empati kurmamız gereken ‘öteki’lerdir, diyor. Empati kurmak batılı beyaz kentli insanlara mahsustur, çocukluğu Tahran’da geçmiş olanlara veya madende çalışan işçilere değil.

Dünyaya ‘ötekilerin gözünden’ bakmaya çalışmak saygıdeğer bir çaba olabilir, lakin bu bakışın nesnesi olsun diye dünyanın -bizden olmayan- bir kesimini ötekiliğe mıhlayıp sabitlemek masum bir iş olmasa gerek. Bu müze fikri belki de empati duygusunu müzeye kaldırmış bir çağın fenomeni sayılmalı.

Kavramın içinin böylesine boşaltılmasına kederlenirken, karşıma Almanca’da alternatif bir kavram çıktı: Einfühlung. Empati kelimesinin kökeni de olan kavramın tam karşılığı ‘içini hissetmek, içinden hissetmek’. Türkçe’ye ise ‘duyumsama’, ‘duyubirliği’ veya daha da öz Türkçeleştirilmiş olarak ‘özdeşleyim’ diye çevrilmiş.

Belki de aradığımız keskin bıçak bu. Gerçi Brecht, sinema ve tiyatroda Katharsis’in temeli olarak gördüğü bu kavramı da rahat bırakmamış, ama o başka bir yazının konusu.

‘Einfühlung’unuz bol olsun!