Kayıt defteri

Yeterince yakınlaşırsan eğer…


Bir zamanlar, “Cepheye ne kadar yakın olursan, o kadar çok iyi insan görürsün” demişti Ernst Hemingway.

Belki de Robert Capa’nın fotoğraf üzerine söylediği şu ünlü söz, Hemingway’i tamamlıyordu: “Eğer fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsindir.”

Bundan tam 63 yıl önce, 25 Mayıs 1954’te, Vietnam’da bir mayına basarak aramızdan ayrılan büyük fotoğrafçı Robert Capa, işte bunu yapmıştı hep: Yakınlaşmak, daha da yakınlaşmak ve yaşam pahasına da olsa gerçeğin tümünü yakalamak…

Aslında Robert Capa derken, Andre Erno Friedmann’dan söz ediyoruz; bir Macar Yahudisi’nden… 22 Haziran 1913’te Budapeşte’de bir terzinin oğlu olarak dünyaya gelen Friedmann, gençlik yıllarını sosyalizm ve sanata adamış toplulukların arasında geçirdi. Şair ve ressam Lajos Kassak’ın önderliğinde kurulan entelektüel topluluğun dergisi olan ‘Munka’da (İş), toplumsal gerçekçi fotoğrafçıların eserleriyle tanıştıkça bakışı derinleşmeye başladı. 1931’de bir dönem Komünist olduğu ve anti-semitist politikalara direnen işçi hareketi içerisinde yer aldığı için tutuklandı ve sonra ülkesini terketmek zorunda kaldı. Önce Viyana, sonra da Prag ve Berlin’e kadar uzandı yolu. Ama bütün bu süreçlerde tutkuyla bağlandığı fotoğrafçılık hep içinde bir yerdedir. Daha 17 yaşındayken ciddi işler yapmaya başlamıştır bile. İlk yayımlanmış fotoğrafı, Troçki’yi 1932’de Kopenhag’daki bir konuşması sırasında görüntülüyordu.

12_capason_4

Ancak artık işler karışmaya başlamıştı. Hitler adım adım iktidara yürüyordu. Sonunda Friedmann’ın yolu Paris’e düşecekti. Bu arada, Berlin’de kendisi gibi fotoğrafçı ve göçmen olan sevgilisi Gerda Taro ile tanışacak ve artık birlikte çalışacaklardır. Bazı kaynaklara göre, bu dönemde Friedmann, daha rahat çalışabilmek için Robert Capa ismini kullanmaya ve Amerikalı bir gazeteci imajını yaymaya başlamıştı. Capa, artık haber fotoğrafçısı olarak İspanyol iç savaşının tam ortasındadır. Faşizme karşı savaş içerisinde 1936-1937 yıllarında çektiği fotoğraflar, birçok büyük dergide yayınlanarak, dünyanın en önemli savaş muhabiri olarak tanınmasını sağladı. Daha sonradan üzerine çok tartışılan “Düşen Cumhuriyetçi Asker” fotoğrafı bu dönemin ürünüydü. Ama aynı günler, acı günlerdi de… “Bizi ancak kazma-kürek ayırabilir” dediği sevgilisi Gerda’yı tam da orada, bir tankın altında yitirdi.

1938’de iç savaş çalışmalarının tümü yayınlanır ve artık “Dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı” olarak tanınır. Bundan o kadar da memnun değildir aslında; bir savaş muhabiri olarak ‘işsiz kalmayı’ daha çok istemektedir. Fotoğraflarında her zaman savaşın yıkıcılığı ve trajedisi vardır. İspanya’dan Paris’e, oradan da ABD’ye geçen Capa, bu kez ünlü Normandiya Çıkarması’nda karşımıza çıkar. 6 Haziran 1944’te Alman ateşi altında karaya çıkan Amerikan birliklerinin fotoğrafları, -önemli bölümü laboratuvarda yansa da- birer efsanedir.
İleriki yıllarda, Arap-İsrail savaşı ve Fransız sömürgecilerinin Vietnam’daki savaşı gibi başka işler de gelecektir. Aynı süreçte, Yakın dostu David Seymour ile birlikte Magnum Ajansı’nı kuran Capa, dönemin en önemli foto-muhabirlerini bünyesinde toplayacaktır.

12_capason_3

Nihayet sonunu hazırlayan da biraz onun çalışma tarzı ve atılganlığı oldu. Aynı gözü kara tarzıyla çalışırken, 1954’te, Vietnam’da bir mayına basarak yaşamını yitirdi.

Bütün büyük fotoğrafçılar gibi kuşkusuz o da işini büyük bir hırsla yapmış ve çektiği karelerden bir heyecan duymuştur. Ama savaşı ve savaşta mahvolan insanları, şehirleri fotoğraflamaktan zevk almadığı kesindir. Kendisi de savaşın acısını bilen bir göçmen olan Capa’nın en kanlı savaşlar sırasında kamerasını sık sık sivil insanlara, çocuklara yönetmesi de belki bu duygunun bir yansımasıydı. Ardında yaklaşık 70 bin karelik bir savaş arşivi bırakan ama buna karşın tüm savaşların bitmesini ve işsiz kalmayı çok isteyen bu büyük fotoğrafçı, belki de bu yoldan çok daha güçlü bir barış mücadelesi vermiştir.

Derleyen: Arif Mostarlı