Bizi takip edin

Köşe yazarları

Açlık grevlerine dair

->

-> 14

Bir insanın “yalnızca tanınmak suretiyle” gerçekten var olabileceğini söyleyen Hegel, birbirini karşılıklı tanımanın öneminden bahseder. Bunu da öz bilinç kavramını ortaya atarak yapar. Öz bilinç, kendinde ve kendi için demektir ve ancak tanınıp, bilinmekle gerçekleşir.

Kişinin iyi ya da kötü, güçlü ya da zayıf olsun, bir diğer kişiyi yok sayması kendisinin de tamlığa ulaşmış biri olmasında engeldir. Bu tanınma mücadelesi, yani varlık, var olma mücadelesi, öyle kolay değildir. Bunun için bir ölüm kalım savaşı verilir. Girilen bu savaş, iki taraf açısından kesin olan varlıklarını hakikat düzeyine çıkarmak içindir. Hegel, başka biri tarafından tanınma için verilen bu savaşı ölümcül bir alana çekmez, bu savaş karşı tarafı tümüyle yok etmek üzerine değildir. “Taraflardan birinin isteklerinin bir anlamı” olduğunu gösterecek biçimde takdir etme, kayıtsız kalma ve itaat etme gibi davranışlarda bulunacak bir öteki gereklidir.

Ölüme varmayan bir zafere, kimin gereksinim ve isteklerinin önemli olduğunun bu eşitsiz belirlemine, “Efendi-Köle Diyalektiği” der Hegel…

Kendisine birini köle kılan, kılmak isteyen ve onu gasp eden efendi, kendi arzuları için çalışılmasını dikte eder. Köle ise hayatta kalmak, varlığına devam etmek, ettirebilmek için kendisini olumsuzlama yoluna girer. İçgüdü ve özünü bastırır. İroni de bu noktadan sonra başlar, çünkü köle, efendisi için yaptığı iş, çalışma aracılığıyla kendi gerçekliğinin bilincine varır. Köleliğin dışına atılan ilk adım da böyle başlar. Köle, kendisine ait bir zihin olduğunu keşfeder. Hegel’e göre gelecek, bu yüzden tüketen efendinin değil de, çalışıp üreten kölenindir. Tarih, kölenin kendi köleliğini olumsuzlamasıyla ilerler. Dikkat edilirse burada iki taraf arasında birbirini tümden yadsıma yok, öteki olanı bir yönüyle ortadan kaldırırken, diğer yönü ile muhafaza eden bir diyalektik var. Aslında burada köle efendinin aymazlığı, isteklerinin ölçüsü oranında özgürlük kazandığı ortadadır. Efendiye itaat ederek özgürlük ve özerkliğini keşfeder. Efendiye karşı duyduğu ölüm korkusu ile bilincin bilincine varır.

***

Efendi-köle diyalektiği özetle yukarıdaki gibi ifade edilebilir. Benzetme, bugünkü mevcut egemen zihniyetin kodlarını ve onun varlık bulma yönünü içermesi açısından önemlidir. Söz konusu durum; koşullu, yanılsamalı, sahte bir özgürlük halidir.

Tanınmak için bir ilişkinin ezen-ezilen teorisini yaratmak ve bunu bir taraf üzerinden sonsuzca meşrulaştırmak için mükemmel bir zihniyet tasarımı…

Somutlaştırma adına, çok uzağa gitmeden, zindan gerçekliğini bu diyalektik üzerinden düşünebiliriz.

Zindan dediğimiz şey egemen açısından bir efendi olma kendini kanıtlama arenasıdır. Zindanın varlığı ve devamlılığı, onu yaratan kafanın varlığı anlamına gelir. Zindan itaati arzular. İçine aldığı birey tarafından tanınmak ister. Varlığını kabul ettirmek için öldürmez, zafer için yok etmez ama bireyin ruhunu gasp eder, ölümden beter bir hal ile ona olmadık şeyleri aşılar. Her zindan aynı zamanda dev bir ekonomi çarkıdır, kişiyi topluma kazandırma, ıslah etme adı altında yoğunca sömürür. Zindanın dayattıklarına boyun eğen, onun arzu ve isteklerin evet diyen kişi “varlık kazanır.”

Bir yasa koyucu olarak egemen, yaşam üzerinde bir hak sahibi olduğunu bilir. Yarattığı siyasi düzen, kazandığı meşruluk biyoiktidar politikaları ile süreklilik kazanır. Biyoiktidar tamamen bedene çalışır. Bedeni kurutur, kemirir. Foucault’un deyimi ile bireyleri yararak geçer, keser ve tekrar şekillendirir. Beden ve zihinlerde indirgenemeyen bölgeler çizer. Biyoiktidar bilincin derinliklerine yerleşerek bireye ihtiyaç, arzu ve beklentiler yerleştirir, bireyin kendisini özgür, özerk, yaratıcı hissetmesini sağlar. Simgesel iktidar ile imgesel özgürlük yaratır. Zindan, bu durumun yoğunlaşmış halidir. Zindan tamamen bedensizleştirme, zaman ve mekan üzerinden bedeni delip ruha ulaşma peşindedir. Tüm kuralları bunun etrafında döner. Zindanın istediği şey tam da modern bir efendi köle durumudur…

Böyle bir durumda ne yapmak lazım?

İtaat edip, teslim olmak mı? Yoksa boyun eğmemek mi?

Bu basit sorunun yol ayrımında karşımıza açlık grevi çıkar. Açlık grevinin anlam ve önemi burada ortaya çıkar. Zindanda itaatsizlik yetmez. Ahlaki bir duruştur ve bireysel kalma durumu var. Eylemi kolektif bir alana çekmek için “direnişe” çevirmek lazım. Direniş siyasallıktır.
Açlık grevinde insan kendi bedenine yönelir. Bu sıradan bir karar değildir. İktidarın da yöneldiği yer bedenken, kişi neden aynı yere yüklenir? Neden savaş beden üzerinden verilir? Savaş buradadır çünkü köleleştirilmek istenen kişi, bedenindeki iktidara savaş açarak egemeni burada mahkum eder. Egemen oraya sızmıştır, o halde orada yok edilmelidir.

Açlık grevi, efendi-köle diyalektiğinin tersine çevrilmesidir. Açlık grevi, zindanın (egemen, iktidar, vs.) isteklerine, iştahına boyun eğmemektedir. Boyun eğilmediği an tanınma, varlık bulma, kendini gerçekleştirme durur. En nihayetinde grev, efendinin elindeki ölme gücünü almak, onunla yüzleşmektir. Kemal Pîr’in hakikati haykıran sözü ile “yaşamı uğruna ölecek kadar sevmektir.”

Zindan, kendisine ait kolektif aklı boyun eğerek keşfetmez, sahte bir özgürlüğün kollarına özünü yadsıyarak koşmaz; özerkliğini efendisinin şarlatanlığı, beden üzerindeki sahiplik iddialarına hak ve alan tanıyarak olmaz. Ahlaken, zihnen, politik olarak bunun karşısına geçer ve yepyeni bir varlık kazanma, var olma kulvarı açar. Egemen bu yeni durumu tanımaz. Onu şiddetle bastırmaya çalışır. Boşluğu, tanınma dürtüsünü şiddet ile doldurur.

***

Açlık grevleri bugün onlarca zindanda, dışarıyı da kapsayacak şekilde büyük bir direniş olarak devam ediyor.

Köleliği reddediyor. Ezberi yıkıyor. Eksik-yanılgılı ve sıradan yaklaşıma mahal bırakmıyor. Zindan ve onun hoyratvari gerçekliğini anlamsızlaştırıyor. Grevdeki tüm arkadaşlara en içten sevgi, selam ve başarı dileklerimi tekrardan sunaraktan…