Köşe yazarları

Dımdım’ı hatırlamak, Sur’u savunmak


Bundan tam 409 yıl önce, İran Kürdistanı’nın, Urmiye Gölü’nün yakınında, gölün adını taşıyan Urmiye kentinin güney doğusundaki Dımdım sıradağlarının Mergeve bölgesinde kurulan Dımdım Kalesi’nde destansı bir direniş gerçekleşti. Direnişin öncülüğünü Xanoyê/ Xanê Çengzêrin (Altın Elli Han) üstlenir. Oğulları ve komutanları yanında saf tutar.

Şah Abbas, Safevi Devleti’nin hegemonik tekçi siyasetinin cisimleşmiş hali olarak, Dımdım kalesinin hemen teslim olmasını ister. Kendisine itaat etmeyen herkese savaş açar. Dımdım’ın güçlendiği ve bağımsızlığın ilan ettiği iddiası şahı pek kızdırır ve soluğu kalenin önünde alır. Kendi sisteminin dışına çıktığını düşündüğü bu “Kurmanclara” unutamayacakları bir ders verme niyetindedir. Tam da bir Ocak ayında (5 Ocak 1609) kaleyi ablukaya alır. Xano’ya ilk mesajını iletir ve “Benim tacımı tanı, teslim ol, itaat et. Yoksa seni öldürürüm” şeklindedir. Ruhundaki bozgunculuğu, tahammülsüzlüğü gösterir.

Xano buna “Teslim olmam. Ölebiliriz ama önemli olan Kürdistan adının, şanının yaşamasıdır” diyerek cevap verir. Şah iyice köpürür. İkinci ve son mesajı çok daha ilginçtir:

“Kaleyi dümdüz edeceğim. Çin’den, Tebriz’den ordular üzerine sürüp seni ve halkının kökünü kazıyacağım. Sağ kalanları dünyanın dört bir tarafına dağıtacağım”…

Buna karşılık “senden korkmuyorum” diyen Çengzêrîn, “Beni ve halkımı yenemezsin. İstediğin yerden ordu asker yolla bizi silemez, dağıtamazsın” der. Kırk devletten kırk ordunun denizdeki kum, gökteki yıldız misali kalenin önüne yığıldığı söylenir. Savaş aylar, yıllar boyu sürer. Kale düşmez. Görkemli direniş, bir iç ihanet ile yara alana kadar devam eder…

***

2015 – 16 yıllarında yaklaşık dört ay süren Sur direnişi (Cizîr ve Nîsêbîn’i de anaraktan) modern bir Dımdım’dır. Gerek siyasal – sosyal arka plan gerek motivasyon olsun; baş eğmeme geleneğine sağlam bir halka eklemiştir. Direnenlerin cesaret ve kararlılığından, eşitsiz savaş koşullarına dek, bir bütünen Dımdım’ın canlanmasıdır.

Dımdım’ın top atışlarına direnen Sur taşları, Sur’da top – tank atışlarına maruz kalır.

Pek çok şehirden getirilen askeri bölükler, on binleri bulan sayıları ile bir avuç sahici erkek – kadının başına toplandı. Sur’u dağıtmak, teslim almak için her türlü psikolojik savaşı yürüttüler. İtaat edin dediler, baş eğin dediler. Dımdım’ın “özgürlük için ölmek, ölümsüzlüktür” şiarı, Sur’da “sonuna kadar direniş, zaferdir” hakikatine dönüştü.

Dımdım’da teslim olmak “acemleşmekti”, Sur’da “ihanetti”…

Dımdım ve Sur, farklı zamanlarda gerçekleşen aynı ruhun fedai eylemleridir. Sonuçları ile tarihsel bağlamları ile biriciktirler ve hep yaşayacaklardır…

Her şeyin egemenin kibri ile tersyüz edildiği bir dönemde, Sur direnişinin mahkemesi başladı. Geçtiğimiz günlerde ilk oturum alındı. Mahkemenin tavrı susturma ve hukukun – nobran yüzü ile davayı hızlıca kapatma yönündedir. İlk gün özyönetim savunmaları yapıldı, Sur şehitlerine ve halka karşı özeleştiri verildi. Sur’da neler yaşandığının öğrenilmesi için söz alındı ama mahkeme izin vermedi. Mahkemede savunma yapanlara saldırıldı. Yaşanan hakikatleri rivayet sanılmasın diye, özyönetim talebi ile dile getirenlere yargı tahammül edemiyor. Bu mahkeme önemlidir. Tarihi sorumluluğu kayıtlara geçilmesin diyor devlet. Bu anlamda dosyaya sahip çıkmak, sahiplenmek gerektiğini düşünüyorum. Kişisel kaygılara girip sessizliği tercih edenler kadar, düşman tarafından ihanete sürüklenenler de olacaktır. Fakat belirleyici olan, ilk günde de kendini PKK militanı olarak ifade eden, meşru savunmayı hak gören ve halka özeleştiri veren arkadaşların tutumu, söyleyecekleri olacaktır.

Görülüyor ki devlet hızlı ve sessiz bir şekilde, dosyayı bir intikam aklı ile kapatmak istiyor. Önüne set olarak geçmek gerek. Yaşayan Dımdım’ın taşlarının düşürmemek, korumak icap eder. “Şimdi” de yoğunlaşan tarihin tezahürünü yakalamak gerekir diye düşünüyorum.