Köşe yazarlarıManşet

Tek’lik üzerine…


E. Canetti, 1962 yılında yazdığı “güç” konulu bir makalede anlam vermekte zorlandığı bir soru sorar: “Güçlü bir insanın tek insan olmak istemesi ne demektir? Tek insan olmak nedir?”

İktidar sahibi olanın en güçlü olma istemi, etrafını kendisine bağımlı kılmak için sürekli savaş halinde olması; savaşı büyütmek, kalıcılaştırmak için çabalaması ilgili kişinin doğasına uygundur, çokça örneği mevcuttur. Fakat teklik mefhumun tekleye tekleye “tek insan” olmaya varması daha karmaşık bir süreçtir. Tarihten bir örnekle mevzuyu biraz açalım.

Arap gezgini İbn-i Batuta, Hindistan’da sultan Muhammed Tuğlak’ın sarayında yedi yıl yaşar. Orada tanık olduğu bir olayı anlatır. “Zamanın en güçlü ve en iktidar tutkunu hükümdarı olan Delhi Sultanı Muhammed Tuğlak, sürekli olarak geceleri kabul salonunun duvarları üzerinden atılan mektuplar bulur. Bu mektupların tam içeriği bilinmemekte, ancak sövme ve hakaretlerle dolu olduğu söylenmektedir. Bunun üzerine sultan, o zaman dünyanın en büyük kentlerinden biri olan Delhi’de taş üstünde taş bırakmamaya karar verir. Koyu bir Müslüman olarak adalete çok önem verdiğinden, kentte yaşayanların tümünün evlerini satın alır ve onlara konutlarının değerini eksiksiz öder. Sonra onlara, kendine başkent yapmak istediği yeni ve çok uzak bir kente, Daulatabad’a gitmeleri buyruğunu verir. Kentte yaşayanlar buyruğu dinlemezler; bunun üzerine sultan, çığırtkanı aracılığıyla üç gün içerisinde kentte tek insan kalmaması gerektiğini ilan eder. Çoğunluk buyruğa uyarsa da, birkaç kişi evlerinde saklanırlar. Sultan kenti taratıp, kalanları arattırır. Köleleri, sokakta biri topal, biri de kör iki adam bulurlar ve sultanın önüne çıkarırlar. Sultan topalın bir mancınığa konup fırlatılması, körün de Delhi’den Daulatabad’a yerde sürüklenerek götürülmesi buyruğunu verir; o çağda bu iki kent arasındaki yolculuk 40 gün sürmektedir. Kör adamın yol boyunca her parçası bir yerde kalır ve sonunda yeni kurulan şehre yalnızca bir bacağı varır. Bu olay üzerine herkes varını yoğunu bırakıp Delhi’den kaçar ve kent bomboş kalır. Yıkım o boyutlardadır ki, kentin yapılarında, saraylarında ya da yöre kentlerinde bir kedi, bir köpek bile kalmaz. Bir gece sarayının damına çıkan sultan, hiçbir ateşin, dumanın ve ışığın görülmediği Delhi’ye baktıktan sonra, şöyle der: “Şimdi artık içim rahat ve öfkem yatıştı.” Kedi ve köpeğin bile 40 gün uzaklıkta olduğu, ateşin, sesin, insanın, ışığın olmadığı yapayalnız bir gerçeklik ve tüm bunların ortasında önünde uzanan boşluğa, talana bakıp “içim rahat” diyen bir kaçkınlık. Sultanın nihai amacı gerçekleşmiştir. Boş kente baktığı an “tekliğinin” bilincine vardığı, hazzını yaşadığı andır. Yaşamla kurduğu bağ bu anda gizlidir. Canetti aynı makalede kendi sorusuna “Tek insan olmak, hem tuhaf hem de inanılması güç olan bir amaç uğrunadır: Herkesten çok hayatta kalmak istemesi…” şeklinde cevap verir.

Hikayenin halen çok güncel olduğunu söylemeye gerek yok. “Teklik” ile beyni üşütenlerin yarattığı tahribat ortada. Sûr, Cizîr, Nisêbîn’de yaratılan insanlık dışı yıkımın sesleri, öfkesi halen taptaze. Birileri saraylarının damına çıkıp “şimdi içim rahat” dedi mi bilinmez ama “öfkesinin” yatışmadığı kesin. Çünkü bir türlü boşaltamıyor. İlçeleri, şehirleri, meclisi, kurumları boşaltma ve göçertme sevdası tam karşılık bulmuyor. Köyleri boşaltılarak buraları dolduranların gidecek bir yeri yok. Gitmeye niyetleri de…

Vahşetin kör kuyusunda, özel savaşın tüm kirli araçları, ihanetin eşiğine getirilmiş bireylerin eylemleri ve Mussolini’ye rahmet okuturcasına koyun sürüsüne getirilmiş kitlelerin acınası halleri kaynıyor. Bu kaynamanın sonucunda “onuru” gasp etmek istiyorlar. Taş üstünde taş bırakmamakla zafer düşlerine dalanlar, ölümsüzlük otuna biraz daha yaklaştıklarını tahayyül etseler de; hakikat bambaşka bir şey diyor.

“Bir gün ayaküstünde azad yaşamak, kırk sene köle yaşamaktan daha değerlidir.” diyen Babek’ten “sonu ne olursa olsun zafer muhteşem olacak” diyen Çîyagerlere kadar ölümsüzlük iksirinin sahipleri bellidir. Zaten öfke de bunadır. Yıkım dürtüsünün, yok etme çabasının bu denli kana teşne olması salt maddi olgulara indirgenemez. İktidar zehrine bulaşarak donmuş ahlakın sınır tanımazlığında manevi yıkım isteği çok daha güçlüdür. Yaşam bilincini “teklik” ile inşa ediyor. Tekliği duyumsadıkça tanrıvari hissiyatla moral buluyor. Yıktıkça, yaktıkça var oluyor. Zalimin korkunç ikilemi burada, tam da tekliğindedir. Keşke birisi, “tek”lik aşkı ile tutuşmuş insana ölümsüz olmadığını hatırlatsa…