Haber

Necmiye Alpay Özgür Gündem’in mühürlü kapısında!


Özgür Gündem Gazetesi’nin Yayın Danışma Kurulu Üyesi olduğu için tutuklanan Dilbilimci Necmiye Alpay Bakırköy Cezaevi’nden tahliye olduktan sonra gazetenin mühürlü binasının önüne gitti. Yargının barış konusunda işleri zorlaştırdığını söyleyen Alpay, ‘Büyüleyici ve çok hoş’ dediği Kürtçeyi öğrenmeye devam edeceğini dile getirdi

Dilbilimci Necmiye Alpay Özgür Gündem Gazetesi’nin Yayın Danışma Kurulu Üyesi olduğu için 31 Ağustos’ta tutuklandıktan sonra Bakırköy Cezaevi’ne gönderilmiş önceki gün tahliye olmasının ardından mücadeleye kaldığı yerden devam ediyor. Bugün kayıplarını akıbetini sormak için her hafta Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi İnsanları ve Cumartesi Anneleri’ne katılan Alpay, sonrasında Özgür Gündem’in mühürlü olan binasının önüne gitti. dihaber’den Necla Demir ve Mesut Kaynar’ın sorularını yanıtlayan Alpay, Mutlaka kazanacağız” yazılamasının yapıldığı mühürlü kapıda hukuksuzluğa dikkat çekti.

* Tutuklanma gerekçenizi göz önünde bulundurduğunuzda o süreci nasıl yorumluyorsunuz? Böyle bir süreci bekliyor muydunuz, neden Aslı Erdoğan ve siz?

Tutuklanmayı o gün hiç beklemiyordum. Tutuklukları biliyoruz ve genel olarak hepimizin aklında sabaha karşı gelebilir duygusu ve aklında o bilgi var. Hatta insan hangi küçük çantayı alıp içine neler koyayım diye sürekli hazırlıklı oluyor. O gün hiç değildim çünkü biraz karışık benim hikayem, hiç beklemiyordum demiyim ama her zamanki kadar beklemiyordum. Savunmamda analiz etmeye fırsat buldum, şöyle bakmış savcı belli ki. ‘Özgür Gündem silahlı bir örgütün bültenidir’ diyecek adam neredeyse demiyor ama ‘Yayın organıdır’ diyor. Gündem’e baktığı vakit bir silahlı örgüt görüyor doğrudan doğruya ve belli ki ona bunları tamamen susturun diye bir emir geldiği vakit açmış gazetenin künyesini orada kimin adı varsa ‘Onların hepsini yakalayın’ denilmiş. Sonradan bakınca durumun böyle olduğu anlaşılıyor. Önce bu kadar kesin, net, topyekûn bir şey diye düşünmedim Aslı’yı aldıkları zaman. ‘Benim adım var mı?’ diye araştırıldı ama evime giden gelen de olmadı. Ondan sonra Aslı’yı gözaltına aldıkları gün gittim fakat başka Necmiye Alpay’ın evine gitmişler. Genel olarak beklemediğimiz şeyler değil şimdi de öyle. Bırakıyorlar sonra tekrar alabiliyorlar. Bizi bıraktılar Ahmet Şık’ı aldılar mesela.

* Küçük bir cezaevinden büyük bir cezaevine geçiş yaptım diyor musunuz? Muhalif tüm kesimlere dönük gerçekleştirilen baskı ve sindirmeler göz önünde bulundurulduğunda bu sürecin nereye evirileceğini düşünüyorsunuz?

En temel özelliği şu an gibi durumun öngörülemez oluşu. Her şey bir parça bence demokrasi güçlerinin mücadelesine bağlı, aksi halde ipin ucunu bıraktığımız ölçüde nereye gideceği belli. Bir tek gazetecinin soruşturmasına, mevcut bütün soruşturma başlıkları konabiliyorsa bunun sonu bellidir. ‘Yok edeceğiz’ gibi sözler işitildi. Bu perspektiflerden biridir. Ama önümüzdeki bir başka perspektif buna izin vermemek, daha demokratik bir Türkiye için geri alınan haklarımızı bizim geri almamız şeklinde bir süreçtir. O da hakikaten bir cesaret gerektiriyor.

* Siz o cesareti gösterenlerden misiniz peki?

Ben öyle iddialı bir insan değilim. Doğrudan böyle bir politika, iddiam yok. Buna karşılık hiç değilse asgarisini yapmaya çalıştım hep. Çok cesur insanlar var. Onlar cezaevi önünde haftada iki kere nöbet tuttular. Bıkmadılar usanmadılar. Mesela şu an en cesur insanlar onlar. Bence işlerini kaybettiler, kimisi hapse girdi. Gerçi herkes hapsi göze alarak iş yapmıyor, onu da bilmek lazım. Bir şey size çok vazgeçilmez gibi geliyor ve yapıyorsunuz, bu anlamdaki bir cesaret bu. Kahramanlıktan değil… Bir miktar cesaret gerekiyor herkes için. Herkesin kendine göre bir şeyi yapması çok şeyi çözecek.

* Özgürlük nöbetleri tutuldu ve öyle görülüyor ki bu nöbetler artacak. Sizin için anlamı neydi?

Her seferinde bir avukat bulup bize yolluyorlardı. Seslerini duymasak da oradaki dayanışma olağanüstüydü. Ben biraz utanıyordum. Çünkü hava çok soğukken bile neredeyse bütün günlük enerjilerini harcıyorlardı. Haftada bir güne indirin diye bir iki kere mesaj gönderdim. Silivri’deki nöbetin engellenmesi ise canımı sıktı. Benim ve Aslı Erdoğan’ın şahsından ibaret değildi, daha geniş bir mesajı vardı. Ben ertesi gün nöbete gideceğimi düşünüyordum. Feministlerden çok umutluyum kadın düşmanlığı duygusundan kadın tutuklu sayısı artabilir. Dolayısıyla nöbeti başka bir şekilde başka bir kavram etrafında sürdürmek iyi olur. Çünkü iyi bir kanal.

* Siz aynı zamanda Barış Vakfı’nda da çalışmalar yürüten bir isimsiniz ve aslında tutukluluğunuz barışı savunup dillendirdiğiniz için oldu diyebilir miyiz? Verilmek istenen mesaj ‘Kürtlerin yanında yer alırsanız yanarsınız’ mı?

O muhakkak var. Öyle bir mesaj onu herkes her seferinde yaptılar. Akademisyenlerde yaptılar, nöbetçi yayın yönetmenliğinde yaptılar. O pay mutlaka var, ama bir taraftan da çok hoyratça yürütülen şeyler bunlar. Bir genel baskı politikası belli ki benimsenmiş o politikayı çok hoyratça uyguluyorlar. Barış mücadelesinde devletin kanalları ne kadar incelikli bilmiyorum Teorik olarak düşününce sınırsız bir süredir barış için az çok uğraşan bir insan olduğum için gidip de başka bir Necmiye Alpay’ın alınması biraz da o hoyratlığın göstergesi. Yıllarca başka davalarım oldu. Demek ki her kanalları ayrı çalışıyor ve hoyratça çalışıyorlar, dikkatsiz çalışıyorlar. Şu zamana kadar Barış Vakfı’ndan dolayı bir operasyon ve tutuklama olmadı. AKP dahil çeşitli kesimlerinden insanlar var dolayısıyla o kompozisyona saldırmak biraz yanlış politika olur.

* Bugün itibariyle yeni yıla cezaevinde girecek pek çok isim var. Gazeteciler, akademisyenler, milletvekilleri, öğrenciler ve kısacası toplumun tamamı. Bu sürecin üstesinden gelmenin yol ve yöntemi nedir sizce?

Birkaç boyutu var. Çatışma boyutu bence tamamen kendine özgür bir boyut. Oturup kimin elinde silah varsa bir devletin bir de örgütün var onların konuşması lazım. Çözüm süreci denilen şeyin bir bölümü aslında. Çekirdek kısmında çatışmanın nasıl sona ermesi ve onun nasıl çözüleceğidir. Çünkü bölgeselleşti Türkiye’nin meselesi hala kendine özgü bir mesele. Birlikte düşünmek lazım, tabi ki Rojava ile Irak Kürdistan’ı ile birlikte mutlaka düşünmek lazım. Fakat kendine özgü de bir problem çatışma ve Kürt sorunu. Türkiye’nin Kürt sorunu diye bir şeyi var. Benim gözümde hala devlet, bu kadar itmesine ve koparmasına rağmen herkesi bölücülük ile suçluyor. Ama kendi uyguladığı politikalar koparmaya itmeye yönelik neredeyse. Pratik olarak yapılacak olan şey bu çerçevede Türkiye olarak elimizden geleni yapmak. Nedir bu halkların talepleri ki, onları müzakere yoluyla ve çatışmasız bir şekilde çözmeye çalışalım. Aynı görev silahlı tarafın her ikisine de düşen görevdir. Öte yandan bizim barışın toplumsallaştırılması diye bir kavramımız var. Barışın toplumsallaştırılması tamamen o ayrımcılık dediğimiz çizgilerin ötesinde davranan bir toplum anlamına geliyor. Hedefimiz o olmalı. Kimse ayrımcılık mağduru olmamalı, bu kendi anadiliniz kültürünüz açısındandır, kendi kendinizi yönetmektir. Yerine göre özerk bireyler olmaktır. Şuan tam tersini yapıyor hükümet. Tüm sivil dernekleri kapatıyor. Çözüm sivil örgüt dediğiniz devletten bütün güç odaklarından bağımsız güç demek. O yollardan yürürsek kalıcı olur, aksi halde bir çözüm süreci başlar. Tecrübeli Güney Afrika, İrlanda insanlar demişlerdi ki ‘bir başlayıp yarıda bıraktığınızda bir çözüm sürecini çok daha kötü sonuçlar doğurabilir’. Eski ortalama şiddetin üzerine çıkabiliyorlar. Onu yaşıyoruz.

* 12 Eylül döneminde de tutukluluk yaşadınız. Şu anki uygulamaların da askeri darbe süreçlerinden farkı yok. Darbe girişiminin ardından OHAL ilan edildi ve pek çok hak ihlali yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Neler söylemek istersiniz?

İkisi de cezaevi olayı ama bir açıdan karşılaştırılamaz demeliyim. Şu dönem başka cezaevinde kalmadı, Kandıra ve Silivri 12 Eylül’e daha yakın. Cezaevlerinin bir ucu tam tamına 12 Eylül’e benziyor, bir ucu daha az benziyor.12 Eylül’deki yüzde 100 askerlik, işkence başka bir şey. Ona yaklaşma yönünde gidiyor. Şu an sürecin özelliği o diyebilirim.

* Türkiye’de barış neden bu kadar suç?

Mesela Behice Boran çocuğunu hapiste doğurmuştur. Biz Barış Meclisi olarak barış süreci dedikçe devlet hep çözüm süreci dedi. Biz de devletin lafını kullanmak için barış-çözüm süreci dedik. Böyle tarihsel bir şartlanması var devletin. Barış kelimesinden korkuyor. Halbuki barış batı dillerinde huzur demektir. Arapça’da da sulh aynı zamanda huzur demektir. Barış sadece devletler arasında olmaz, toplumsal barış diye de bir şey var. Bu yargı, barış konusunda işimizi çok zorlaştırıyor. Öte yandan bölüneceğiz paranoyası var.

* Aslı Erdoğan cezaevi çıkışında hükümetin entelektüellerden korktuğunu ve onları sindirmek için başka yol ve yöntemlerin de olduğu yönünde bir açıklamada bulundu. Entelektüel yani aydın kesimden neden bu kadar korkuluyor sizce?

İktidarın tek entelektüelleri hedef alması kendisine güvensizlikten kaynaklanıyor. Çünkü entelektüel demek her şartta eleştiren demektir. Hiçbir zaman entelektüel size hayran olup da ‘Aaa ne güzel yapıyorsunuz’ demez. Entelektüellerin ideali hiçbir zaman gerçekleşmez. Entelektüel daha iyi bir şey hayal edebilen bir insandır. Aslında entelektüellerde olmak üzere herkeste eleştirilme korkusu vardır. Entelektüeller barış dediğinde ‘Bunlar Sovyetler’in casusu’ suçlamasıyla karşılaşıyorlar. Halbuki zannediyorum hiçbir devlet barışçıları casus olarak nitelendirilemez.

* Cezaevi’ndeyken aynı zamanda CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da size dayanışma mesajı gönderdi, bu size neyi hatırlattı?

Kılıçdaroğlu’nun bizim için başlatılan nöbete ‘Siz Türkiye’nin onurusunuz’ mesajı göndermesi bana Sartre’ı hatırlattı. Kılıçdaroğlu, Aslı’nın ve benim adımı kullanarak onlarca kez konuştu. Ben cezaevinden çıktıktan sonra Kılıçdaroğlu beni aradı. Sanırım Aslı’yı da aramış. Ama iktidar bizi görmezden gelmeyi sürdürüyor.

* İktidarların işlediği suçlar göz önünde bulundurulduğunda bir sessizlik söz konusu. Tüm bunlara dair neler söylemek istersiniz?

Demokrasi için mücadele eden taraflar yabana atılır gibi değil. Ama anayasa çalışmaları da göz önüne alındığında da çok sert bir süreç de var. İş çıkmaza girecekmiş gibi duruyor. İktidarın suça bulaştığı 17-25 Aralık ve Temmuz 2015’ten bu yana çok sayıda kişi tarafından dile getirildi. Ama bunu söyleyen kişiler sanki hiç böyle bir şey olmamış gibi üçlü fotoğraf verebiliyorlar. Ya o zaman verilen beyanatlarda bir yanlışlık vardı ya da tıpkı bizi tutukladıklarındaki gibi hukuktan veya suçlamalardan vazgeçildi. Bu konuda konuşmamaları ülkenin en büyük şansızlığı. Bir suçu gören hukukçu eğer ‘Burada suç yoktur’ diyorsa orada cesaret yoktur. Bütün hukukçulara da böyle bir görev düşüyor. Cizre’de, Sur’da çok suç işlendi biliyoruz.

* İçerideki Necmiye Alpay ile şu an dışarıdaki Alpay arasındaki fark ne oldu?

Çıkmadan önce de yarı tahliye yaşadık. Tuhaf bir duygu yaşadım. Çıkan herkes söyleyecektir çünkü tipik bir duygu. Geride kalanlar bütün ağırlığı ile hakim. Bir kere yakın ilişkiler kuruyorsunuz. Cezaevinde 24 saat bir aradasınız ve çok yakın oluyorsunuz. Ve onlar ömür boyu öyle kalacak. Mamak Cezaevi’nden arkadaşlarım hala aynı. O kendi içerisinde o yapı tekrarlanmış oldu. Devlet o açıdan bir iyilik yaptı. Tecrübe oldu tanıdım ve çok sevdim pek çok insanı. O konuda söyleyecek ve yazacak çok şeyim olacak.

* Cezaevinde gününüz nasıl geçiyordu, neler yapıyordunuz? Kadınlarla iletişiminiz, size karşı tavırları nasıldı, diyaloglarınız ne üzerineydi mesela?

Bizim koğuş son derece politik bir koğuş. Eski gerillalar 23 senedir cezaevinde olan arkadaşlar vardı. Gencecik bir gerillayken tutuklanmış insanlar. Onların yanında üç günlüğüne protestodan alınıp neymiş Kürtçe slogan atmış halktan bir kadın oluyor, öğrenci oluyor, çeşitli kadınlar ve üç gün sonra bırakılıyor. Bir de bizim gibi ifade özgürlüğü suçluları geliyor dönem dönem. Bu tabi özel bir kompozisyon. Gündelik hayata yüksek bir kalite sağlıyor bana göre. Adlilerle kalırım diye hayatım boyunca korkmuşumdur çünkü sizin başka bir şey, tecrübe. Biraz önyargılıyım adlilerle kalma noktası. Bu seferki tecrübede gün boyunca idare pek rahatsız etmiyor. Çok seyrek aramalar için ya da bir şeyler tebliğ ediyorlar. 12 Eylül’de öyle değildi. Bütün gün insanlar kendilerini eğitmekle meşguller. Ben de herkes masa başı şahsiyeti olarak saatlerce okuyup yazmak için oturuyordum. Herkes öyle kolektif işler var. Hijyene müthiş özen gösteriliyor. Kadın dayanışması hiç aksamıyor. Çok titiz ve temiz bir koğuşumuz vardı. Hasta olmamak için temizliğimize özen gösteriyorduk. Ve nöbetçi dışında o gün herkes temizlik yapmakla meşgul. Kaytarmanın K’si yoktu.

* Özgürlük sizin için ne anlam çağrıştırıyor?

Cezaevinde iki demirin arasında uyudum. Ayağım demirde kafam demirde bir şekilde uyuyordum. Demir olmayan bir yatakta yatmak, demir olmayan bir tuvalet kapısını açmak özgürlüktür. Ama özgür sözü de başka bir şeydir. Örneğin Ahmet Şık tutuklandı. Bunları okumak hiç özgür hissettirmiyor.

* Dışarı çıktığınızda en çok neyi özlediniz?

Çok acı ama bilgisayarımı özledim. Cezaevinde kağıt kaleme alışmak gerekti. Birçok insan kağıt kalemi unutmuştu, ben de unutmuştum.

* Çokça dayanışma mektubu alıyordunuz, cevap verme şansınız oluyor muydu?

Çok mektup geldi yurtiçinden ve yurtdışından. Onları çantaya koyup dışarıda çıkardım. Onlara ilk başta oturup saf saf cevap vermeye çalıştım ama mümkün değil. Hem koğuşun imkanlarını aşıyor hem de bütün zamanımı cevaplara ayırmak zorunda kalıyordum. Daha sonra cevap vermedim hiç kimseye. İnsanlar kampanyalar başlattı, kart yolladılar. Ama defterle el yazısı yazdım. Aslı da çok iyi bir savunma yazdı. Aslı, Sudoku şampiyonu olmaya çalıştı. Ben de Kürtçe öğrenmeye çalıştım. Ben kendime dil bilimci değil, dilci diyorum. En azından Kürtçe ile bir yakınlık kurmuş oldum. Bir dil meraklısı olarak önce dilin yapısına bakarsınız ben de onu yaptım. Ben de günlük hayatta kullanılan afiyet olsun, günaydın, nasılsın, iyi geceler gibi sözcükleri öğrendim.

* Şimdi ne yapacaksınız?

Büyüleyici ve çok hoşuma giden Kürtçeyi öğrenmeye devam etmek istiyorum.

* Yeni yıl mesajınız ne olacak peki? Şu an yeni yıla gözaltında ve cezaevinde girecek o kadar kişi varken dilek ve temennileriniz ne olacak?

Yeni yılı hepimiz, birbirimizin hayatını hissederek, sorunlarını anlamaya çalışarak geçirelim. Sovyetler politikası barış politikasıydı. Çünkü Sovyetlerin politikası ‘Ben devrimi yaptım rahat bırakılırsa sosyalizm zafer kazanacak’ şeklindeydi.

* Son sözünüz, bir mesajınız var mı?

C-9, C-10, B-6 koğuşuna selamlarımı gönderiyorum.

İSTANBUL