Köşe yazarları

Şef referandumda soracak: ‘Demokrasiyi asalım mı?’


“Şu anda istese İçişleri Bakanı burada bizim hepimizi tutuklatabilir. Gizli toplantı yaptığımız gerekçesiyle tutuklatabilir. Gözaltında 5 gün avukatla görüştürmeyebilir. Sonra cezaevine alıp mahkemeye çıkmadan aylarca tutuklu kalmamızı sağlayabilir.”

Kim konuşuyor?

Gizli bir yerde, bir “hücre evinde”, yer altında toplantı yapan bir örgütün lideri mi? Sur’daki yıkıntılar arasında bir araya gelmiş Kuto ve arkadaşları mı? MLKP’li ya da TİKKO’lu devrimciler mi?

Hayır. Hiç biri değil.

“O halde, HDP Beyoğlu İlçe başkanı”dır diyeceksiniz. Ya da DBP’nin Hakkari’de yaptığı bir toplantıda Hatip Dicle’nin böyle konuştuğunu düşüneceksiniz.

Hiç boşuna kafanızı yormayın. “Şu anda istese İçişleri Bakanı burada bizim hepimizi gizli toplantı yaptığımız gerekçesiyle tutuklatabilir” diyen kişi…

Sakın şaşırmayın… “Vay be, olamaz” filan demeyin…Çünkü oldu: Konuşmayı yapan kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu partisiyim” diyen CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu…

Devam ediyor: “”Türkiye, OHAL koşulları nedeniyle 12 Eylül dönemine büyük oranda benziyor. Hatta daha ağır.”

Sizler, yani bu ülkenin en az yüzde 70’i, “12 Eylül faşizmini” mahkum etmiştiniz, değil mi? 12 Eylül’ün Cumhurbaşkanını “yargılamıştınız”, hatırladınız mı? Şimdi başında Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan Erdoğan’ın bulunduğu Türkiye’de durumun “12 Eylülden daha ağır” olduğunu söylüyor Kılıçdaroğlu. Yani 12 Eylül faşizminden de “ağır” bir rejim var.

Kılıçdaroğlu Evren’in işlediği suçlardan da “ağırını” Erdoğan’ın işlediğini mi söylemek istiyor? Elbette. 12 Eylül faşizmi yüzünden bu ülkede bir Cumhurbaşkanı yargılandı, şimdi onun yargılanmasına neden olan suçtan daha ağırını Erdoğan’ın işlediği sonucu çıkartacağımız sözleri bizzat CHP Genel Başkanı etmiş oluyor.

Kuto kulağıma eğilip; “Ape Kılıçdaroğlu’na katiliyem” diye fısıldıyor. Ben ne onaylıyorum, ne karşı çıkıyorum. Tarafsız takılıyorum.

Kılıçdaroğlu daha sonra şöyle diyor:

“Umarım bu paketi son anda da olsa geri çekerler. Çekmeleri lazım. Yoksa demokrasiyi oylamış olacağız. Bütün dünya bize gülüyor. Demokrasimizden oylamayla vazgeçtiğimiz için. Demokrasiden geri adım atıyoruz. Neyle? Oyla.”

Ve bu sözler karşısında “tarafsızlığımı” koruyamaz oluyorum, her nedense Kuto’nun Sur sokaklarında öğrendiği Diyarbakır “kırığı” Türkçesiyle bağırıyorum: “Ben de Kılıçdaroğlu’na katiliyem…”

Çünkü gerçekten de böyle bir “anayasa taslağıyla” yapılacak referandum, vaktiyle Amerika’da siyah adamın idam edilip edilmemesini orada hazır bulunanlara “oylatan” Şerif’in işine benzer: Böyle bir referandum Demokrasiyi idam edelim mi, etmeyelim mi” referandumu olur. Kılıçdaroğlu’na “demokrasi oylanamaz” lafından dolayı hayran oldum, bayıldım.

Hani kendimi tutmasam, gidip CHP’nin Çankaya ilçesine üye yazılacağım.

Ancak böyle bir “kırılma” yaşamamı önleyen çok büyük nedenler var. Bunların başında da “lafla peynir gemisi yürümez” gerçekliği durmakta.

“İstese İçişleri Bakanı hepimizi tutuklatabilir, demokrasi oylanmaz, rejim 12 Eylül faşizminden beterdir” diyen bir partinin lideri, bu sözlerin gereğini yerine getirmelidir.

Bu durumda CHP Türkiye toplumuna şu soruyu sormalıdır: “Biz CHP olarak, AKP tarafından bir darbeyle çoktan ıskat ve tasfiye olmuş TBMM’de daha ne kadar durmalıyız, 12 Eylülden beter koşullarda demokrasimizi oylatmaya nasıl dur demeliyiz?”

Bu soruların sorulması bile rejimi sarsar. Sonuçta referandumda “hayır” demek için elden gelen her şey yapılacak olsa bile, referandumun “demokrasiyi idam edelim mi yoksa Erdoğan’ın fiili diktasına evet mi diyelim” referandumu olduğunu halkın bilincine çıkartmak şu aşamanın en önemli işidir. Bu amaçla vekillerinin hapse atılmalarında büyük payı olduğunu düşünerek, CHP, HDP’yle bu konularda görüşmelere başlamalıdır.

Klasik soru hemen geliyor: “CHP bunları yapar mı?”

Milyonda bir ihtimal olsa bile “yaparsa” iyi olur. Yapmazsa ne olur?

“Lafla peynir gemisi yüzdürdüğü” ortaya çıkar, bu da CHP tabanında önemli “kırılmalara” yol açar.

Ya öyle, ya böyle yani…