Köşe yazarları

Körleşmenin Banallığı


Brezilyalı papaz Helder Camara’nın meşhur tespitidir. “yoksullara yiyecek verdiğimde bana aziz diyorlar, neden yiyecekleri olmadığını sorduğumdaysa bana komünist diyorlar” diyor. Camara’nın deyişi, bu ülkenin mevcut yakıcı gerçekliğini de ifade etmesi açısında önemli… Çünkü beş bin yıllık merkezi hegemonyanın Sümer Rahip cehenneminde üreyen ve tüm kaçkınlığı ile halk düşmanlığı temelinde büyüyen nobran iktidar, her türlü söylemi kendine reva görüp; demokrasi ile milliyetçiliği, sağ ile solu, cinayet ile yaşamı ve özgürlük ile köleliği aynı potada eritebiliyor. Böyle bir iklimde “nasıl yani?” sorusunu asla soramazsın. Sorarsan düşünce suçlusu, öngörülebilir terörist, yıkıcı bir doktriner olarak damgalanabiliyorsun…

E. Galeano bir makalesinde soruyor “Orijinal görüntünün deformasyonlarını kat kat çoğaltan bir aynadan başka bir şey değil miyiz? İnsanların çoğunluğunu pistten dışarı atan kaybedenler kalabalığı mıyız? Katliama dönüşen cinayet miyiz? Tümden deliliğe yükselen kentsel histeri mi? Söyleyecek ve yaşayacak başka bir şeyimiz yok mu?”

Sorunun önemini vurgulamak açısından, gerçekten her şeyin tersyüz edildiği, söylemden pratiğe kadar her şeyi ve tüm değerleri ile toplumun tasfiye edilmek istendiği bir dönemde; söyleyecek ve yaşayacak bir şey yok mu? Gerçekten kofti bir despotizm, yaşamdan daha mı değerlidir? Sorular çoğaltılabilir…

Bugünün Türkiye’sinde korku en iyi ekonomidir. Kişi başına düşen milli korku geliri, övünülecek tek istatistik olarak göz kamaştırırken, halka bolca umut vaadediliyor. Kurtuluş politikası olarak reçeteye yanılsama ve yadsımayı karalayanlar gündüz kuşağında evlilik ve yemek programları ile insanlığından çıkarılıp yeryüzüne fırlatılmış bireyi şekillendirirken; gece kuşağından faşist ağızların ektikleri daha çok kan akıtma teorileri servis ediliyor. Araya sıkışan reklamlar ise güdüleri kışkırtarak, insan ruhunun derinliklerine doğru operasyon yapıyor. Buna göre son model akıllı telefonun sanal gerçeklik ( virtuality) gözlüğü sayesinde huzurun nasıl kazanılacağı gösteriliyor. Evleri yakılıp, yıkılan “vatandaşa” dev konut projelerinin manzarasından, büyüsünden bahsediliyor!

Tam bu esnada F – 16’nın çekilen yirmilik dişinin saray ve karargahlarda yarattığı sancının izleri alt yazıda eğitim kazası olarak kırmızı bir bantla akıyor…

Eğlencenin ruhsal bir tedavi, alışverişin sosyal bir mucize olduğu, sanalın realizm, kurnazlığın cesaret, konformizmin haysiyet ve oportünizmin bireysel özgürlük olarak raflarda satışa sunulduğu, alanın çok mutlu olacağı söylendiği dakikaların arifesinde, dehşetengiz bir patlama sesi büyüyü bozuyor, gerçeği hatırlatıyor. Var olmanın ihbarcılıktan geçtiği söylenen bu ülkede, haliyle demokrasiyi Yunanistan’da bir kasaba, yoksulluğu kader, devrimin de son model araba olduğunu sanıyorsun. Milli eğitim politikaları cinsiyetçilik, milli tarım politikası nefret ekmek olunca, temel insan hakları da itaat etmek olarak biliniyor… Irkçılık protein, softalık vitamin kabul edilirken, linç kültürü de ata sporu olarak kutsallık kazanıyor. Her şey böyle öğretiliyor.

Başta savaşın yarattığı yıkım ve krizin faturası, kadına yönelik sokakta vahşet olarak beliren normalite olağan gündelik şiddete, vekilinden bebeğe herkesi içeri tıkmaya yani zindana teşne bir politik şiddete, her şeyi en kirli araçları ile ablukaya alan ve kanserli hücre misali yaygınlık kazanan sembolik şiddete amentü belleyenler için barış, büyük ünlü uyumuna uyan, sıradan bir kelimedir. Tüm bu şiddet sarmalında büyüyen şiddeti yasa, yasayı da şiddetle gürleştiren zihniyet sahipleri, adaletsiz bir barışı bile inşa edemez. Korkunç bir savaş yaşanıyor, haksızlık diz boyu. Herkesin aynı gemide olduğu unutuluyor. “İntikam” naraları ile her gün kök kazımaktan, son teknoloji ile sürprizlerden ve yok etmelerden bahsediliyor. Yıkmanın ilkelliğiyle övünenler, yapanlardan nefret ediyor. Yaşadıkları körleşme adım adım yok oluşa sürüklüyor.

İnsanlar ölüyor ve bu ölümler, cenazeler görsel bir şölene dönüştürülüyor. Yas tutma yok. Yası devre dışı bırakmışlar. Oysa yas, ölümün düşünülmesidir. Devlet için ölüm, ölme değil törenin kendisi, biçimselliği önemlidir. Bu sayede ölüm sıradanlaştırılıyor. İşte böyle bir atmosferde milli seferberlik ilan ediliyor. Kanın durmaması, iktidarın biraz daha sürmesi için topyekûn ölüm çağrısı yapılıyor. Başa dönersek; katliama dönüşen cinayet, deliliğe yükselen kentsel bir histeri miyiz? Söyleyecek yaşayacak başka bir şey yok mu?
Gerçekten yok mu? Var elbette…