Köşe yazarlarıManşet

Tayyip Bey’in ‘dedeleri’ ve tarihin acılı dersleri


Sonuçta Türkiye’de yaşıyoruz. Öyle olunca Türkiye’nin başındaki adamın her konuşmasını bütün yurttaşlar gibi, kimi zaman gönüllü olarak, kimi zaman kanun zoruyla ya da medya tekelinden ötürü izliyoruz. Ben de öyle yapıyorum. Geçen gün yine TV başındaydım. Konuştu, konuştu, uzun uzun anlattı. Ben birden şu cümleye takıldım. Buyurun okuyun:

“Suriye’de kendi istiklal ve istikbalimiz için çalışıyoruz. Şimdi El Bab’tayız. Yarın Münbiç, Rakka. Bizim dedelerimiz Hint yarımadasına gitmediler mi?”…

Hayır. Sandığınız gibi değil. Türk bölgesel emperyalizminin “Münbiç” ya da Rakka’yı zaptetmesi kararından dolayı cümleye takılmadım. Tayyip Bey’in “dedeleri” ilgimi çekti. Hint Yarımadasına giden dedeleri.

Bu “dedeler” Hindistan’a neden gittiler? Ne yaptılar? Nasıl döndüler?

Benim ilgimi çeken işte bu sorular oldu. Öyle ya, Türk devletinin başındaki şahsın dedelerini insan merak etmez mi?

Konuyu ele alırken, Tayyip Bey’in “dedeleri” hakkında aklıma ilk gelenler Birinci Dünya Harbi esnasında Hindistan’a giden Teşkilat-ı Mahsusa” casusları oldu. Birbirlerine “Eski Tüfek” diye hitap eden Kuşçubaşı Eşref ve adamları Hindistan’a gitmişlerdi gerçekten. İngiltere’ye karşı Almanlarla birlikte amaçları Hindistan Müslümanlarını Cihad’a kalkmaları için örgütlemeye kalkışmışlardı. Şu sırada Tayyip Bey’in Ergenekoncularla olan ülfeti nedeniyle sözünü ettiği “dedeler” olarak bu “milli casuslarımızdan” söz ettiğini haklı olarak düşündüm. Ne olmuştu bu “dedelere”? Onu da Hacettepe’de öğretim görevlisi olarak çalışmış olan Dr. Gönül Güneş’ten öğrenelim:

“Hindistan’a bir çok Teşkilat-ı Mahsusa ajanı gönderilmiştir. Ancak bu ajanların daha İstanbul’dan ayrılmadan İngilizler tarafından belirlenmiş olması, İngiltere’nin Hindistan üzerinde aldığı tedbirleri göstermektedir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın eksik kalan bir yönü ise bu örgütün istihbarat tecrübesinden yoksun sivil ve askeri şahıslardan oluşmasıdır. Müttefikimiz olan Almanlarla gerçekleştirilmeye çalışılan bu harekat daha başlarda Türk-Alman çekişmesine dönüşmüş hatta silahlı çatışmalara bile varmıştır. Böylesi bir ortamda kurulan
Rauf Bey Müfrezesi bir seneyi aşkın bir süre faaliyette bulunmuş ancak başarı gösterememiştir.”

Evet, tahmin ediyorum, “bu Teşkilat-ı Mahsusacı Rauf Bey Reis’in dedesi olamaz” diyorsunuz. Haklı olabilirsiniz. O halde Tayyip Bey’in “Hindistan’a giden öteki dedelerine” bir bakalım:

Reis’in Hindistan’a giden dedelerinden birisinin adı Hadım Süleyman Paşa’dır. Donanmasıyla Hindistan’a giderken “gecikmişti.” “Dedeye ‘gelin, bizi Portekiz’den kurtarın’ diyen” Cücerat Sultanı o sırada ölmüş, yerine geçen Portekizle anlaşmıştı. Reis’in dedesi yüz geri edip, döndü. Bu “şanslı” bir dedeydi.

Sonraki dedelerden diğerinin adı Seydi Ali Reis idi. Gemileri Hindistan açıklarında “Tufan-ı Fil denilen fırtınada yok oldu. “Dede Hindistan’dan başı kabak, yalınayak yüz geri etti.

Tayyip Beyin üçüncü Dedesi Koca Murat Reis idi. Bu “dede” de bir şeycikler beceremedi ve tüm donanmayı Portekizlere kaptırdı. Görevden alındı. Reis yukarıda aktardığım konuşmasında “dedelerimiz Hürmüzü de kuşattı” demişti ya…İşte o Hürmüz’ü kuşatan “dedenin” de adı Piri Reis idi. Kuşattı kuşatmasına da ardından tüm donanmayı terkedip, kendisine ait üç gemiyle tüydü. Tüyünce ne oldu? Tayyip Bey’in dedesi “idam” edildi. İşte böyle sevgili okurlar. Tayyip Beyin dedelerinin Hindistan maceraları tastamam böyle.

Böyle olunca o dedelerin torunu olan Tayyip Bey’in “Münbiç, Rakka, Musul” macerasının nasıl bir sonuç vereceğini yazmak her halde manasız olacaktır.

Tarihte “dedelerinin” başına gelenlerden habersiz bir “Reis’in”, o dedeleri perişan eden Hindistan seferlerine, Hürmüz kuşatmalarına heveslenmesi insanda tarifsiz bir melankoliye neden oluyor.

“Dedelerimizin torunu” bizi perişan ediyor…