Köşe yazarlarıManşet

Çevik’te ya başka suikastçiler varsa?


Herkes Karlov suikastiyle ilgili sorular soruyor. Ben de sorayım bari:

Erdoğan suikast görüntülerini izlediği sırada sizce ne düşündü?

Muhtemelen bugüne kadar konuşma yaparken çekilen tüm görüntüleri bilgisayarına yükledi ve bu görüntülerde arkasında sıralanan “koruma polislerinin” yüzlerini uzun uzun inceledi.

Eğer böyle yaptıysa, emin olun ensesinden sırtına doğru ince ve soğuk bir ter sızıntısıyla ürperdi. Her korumanın yüzünü ekranda maksimum büyüttü. Sonra her birinin suratını Karlov’u öldüren polisin suratıyla karşılaştırdı. Benzerlikleri, farklılıkları uzun uzun analiz etti.

“Acaba” diye düşündü.

Her ne kadar katilin FETÖ’cü olduğunu ilan etse de, gerçeği en iyi bilen yine Erdoğan. Koltuğunda “korumalarını” izlerken, Halep’te Bab karşılığında sattığı “El Nusracılar acaba bana mı mesaj verdi?” diye mırıldandığını bile duyar gibiyim.

Şahsen ben Erdoğan’ın yaptıklarını yapmış bir Cumhurbaşkanı olsaydım, ne yalan söyleyeyim, bu suikastin bana karşı bir mesaj olduğunu kesinlikle düşünürdüm.

Demek ki, iş geldi “suikast” aşamasına yükseldi…

Zaten 15 Temmuz darbesinden bu yana “suikast” sözcüğü, “darbe” sözcüğünün yerini almıştı. Buyurun işte “düğmeye” bastılar.

Kimler “düğmeye” bastı? El Cevap: “düğmeye” herkes basmış olabilir.

Erdoğan koltuğundan tam kalkacaktı ki, bilgisayarının ekranına peş peşe tam altı kare düştü. Bu altı karede kendisini koruyan Çeviklerin arasında birisi gözüne çarptı. O da ne? Oydu, elçiyi öldüren polis onu tam altı defa “korumuştu”.

Bu durumda, siz bin küsur odalı, dört bir yanı gizli dehliz ve koridorlarla dolu bir Saray’da “tek başınıza” oturup, şu günlerde yaşananları kafanızda evirip çevirseniz, dehşetli bir vesveseye kapılmaz mısınız?

AKP’yi Gülen’le birlikte kurmuş, Irak’a ABD’yle birlikte işgal için söz vermişsiniz; şimdi onu “üst akıl” diye yerden yere vuruyorsunuz.

Esadla tatil yapmışsınız, sonra onu düşürüp Emevi Camii’nde namaza durmayı planlamışsınız, bu olmayınca yeniden “Esadlı Suriye”yi bağrınıza basmışsınız; Rusya’yla Suriye yüzünden arayı açmışsınız, bir de uçağını düşürüp, yine düşürürüm demişsiniz, daha bu lafların duvarlardaki yankıları bile dinmemişken, “Şii mezhepçisi” diye hakaret ettiğiniz İran’la birlikte Rusya’yla ortak “deklerasyon” imzalamışsınız. İktidara geldiğinizin ilk gününde AB aday üyeliğini “gündüz gözüyle havai fişek” patlatarak kutlamış, şimdi ise “otobüsler ne güne duruyor” diyerek, Suriyeli mültecilerin tsunamisiyle AB’yi tehdit etmişsiniz. ÖSO’ya işe başlamışsınız, o DAİŞ’leşince siz de hadiseye ortak olmuşsunuz, El Nusra’ya “TIR’larla” silah taşımış, ardından El Nusra’yı Halep’te Ruslarla anlaşıp satışa getirmişsiniz.

Bu durumda arkanızı dönseniz, sizi sırtınızdan kimin vuracağını tahmin edebilir misiniz?

Edemezsiniz.

Eh, insan “sırtımı kimseye dönemiyorum, herkesten kuşkulanıyorum, etrafım düşmanla çevrilmiş, dün dost olduklarımı bugün düşman, dün düşman olduklarımı bugün dost yapa yapa aslında herkesin düşmanlığını kazandım” dediğinde ne yapar?

Korkar.

Saray’da korku grafiği yüksek.

İşte Saray’ı tehlikeli hale getiren de bu korku…

İyi de bir insan kendini böyle ölümcül bir korku girdabının içine neden atar? Kendisiyle aramız iyi olmasa da, Saray’daki “yalnız” adama bu korkuyu yenebilmesi için bir “mektup” yazdım:

“Derhal Suriye’den çekil.

Kobane ile Efrin Kantonlarının birleşmesini önlemek yerine, tam tersine PYD ve Devrimci Suriye Güçlerinin Cerablus’a girmesine yardım et.

Böylece El Nusra ve öteki terörist örgütlerin ülkeye sızmasına karşı duvar öreceğine, Rojava’nın dostluk duvarıyla kendi güvenliğini sağla.

İçeride PKK’ye karşı başlattığın 24 Temmuz savaşını sona erdir; Öcalan’la görüş.

Ve hapisaneleri boşalt.

O anda için ferahlayacaktır, kalbin normal atacak, nabızın normale dönecek, korkuların dağılacaktır.

Korku anayasası korkuya çare değildir, tersine korkuyu büyütür.”

Bunları yazdığım mektubu Saray’ın karanlık odasında oturan Reis’in kapısının altından attım. Altındaki imza şöyleydi: “Bir dost”…