Köşe yazarları

Ya faşizm deme sus, ya da faşizm de konuş


Türk siyasetçi ve aydınlarına bir çift lafım var:

İçinde yaşadığınız “rejimi” nasıl tanımlıyorsunuz? Sorum CHP’ye, ÖDP’ye, Halkevleri’ne ve hatta bazı HDP’lilere…

Eğer yanılmıyorsam, hepiniz “bunu bilmeyecek ne var, içinde yaşadığımız ‘rejim’ elbette faşizmdir” diyorsunuz.

Soruyu doğru olarak cevapladığınız için, en içten tebriklerimi sunarım.

Yazının bu kısmı burada sona eriyor.

***

Yukarıdaki satırlarla hiçbir ilişki kurmaksızın “makale içinde makale” yazalım.

1944 yılının Aralık ayı. Ne tesadüf değil mi? Paris’in en işlek caddelerinden birinde, bir sinema… İçeriye bir kadınla erkek giriyor. Ellerinde ufak bir valiz. Oturuyorlar. Film başlıyor. Sinema Alman askerleriyle ve o askerlerle işbirliği içindeki “hayat kadınlarıyla”, onları satan “aracılarla” ve belki yoldan rastlantıyla geçerken, kazara sinemaya giren sıradan birkaç Paris’liyle dolu. Film Führer’in bir konuşmasıyla başlıyor. Bitince kadın ve erkek ellerindeki valizi “unutarak” sinemadan usulca ayrılıyor.

Derken bir “infilak”.

Gestapo sinemanın çevresini kuşatıyor. Ve yoldan geçen elli Fransız’ı, rastgele kolundan tutup duvara yaslıyor; “sabotajın intikamını” almak için, orada hepsini kurşuna diziyor.

Ertesi gün “işbirlikçi” gazetenin popüler bir yazarı bir makale yazıyor: “Kurşuna dizilen elli Parisli yurttaşımızın katilleri, ‘resistans hareketi’ denilen terörist örgüttür…”

Paris’in işgal ve savaş altında bile cıvıl cıvıl insan kaynayan ünlü bulvar kahvelerinden birinde şık giyimli bir adamla kadın konuşuyor: “Ah mon şer, şu partizanların yediği naneye bak, onların cinayetleri yüzünden ne rahatımız kaldı, ne huzurumuz…” Diğeri işgalcilerin dilini öğrenmiş yanıt veriyor: “Ah sorma meine liebe! Pis teröristler.”

Siz rejim faşizm olunca, herkesin “anti faşist” olduğunu sanıyorsunuz, değil mi? Öyle değildir. Böyledir de…

Bu yazının da sonuna geldik…

***

Hepimiz şiddet istemiyoruz. Siz şunun şiddetini, biz bunun şiddetini “kınıyoruz.” Kınayalım elbette. Şu dünyada kınanması gereken en kötü şey “şiddettir”. Kınama hususunda “ortağız” yani.

Sorun “şiddeti nasıl kınadığımızda” dersem hemen itiraz etmeyin. Ben şahsen “şiddetin sonucunu değil, sebebini” kınamaktan yanayım. Yani “savaşı” kınamaktan söz ediyorum. Şundan: Çünkü savaş, insanlık tarihinin icat ettiği “en örgütlü, en acımasız, en bilinçli” şiddettir. Bu şiddetin içinde yer alan bir “tankın” şiddetine “bozulmanın” ya da bu şiddetin içinde yer alan bir “kamyonun” patlamasıyla kendinden geçmenin alemi var mı? İçinde binlerce tank, top, uçak, kasatura ile binlerce “kamyon”, “bubi tuzağı”, “mayın” olan şiddetin içinden bula bula “bir tek tankın patlamasını” ya da “kamyonun havaya uçmasını” kınamak “tek tek ağaçlara bakmaktan ormanı” yani “örgütlü şiddet anlamında savaşı” görmeyi imkansız kılar.

Soruyorum: Beşiktaş’ta ve Kayseri’de patlayan kamyonun “şiddetinden” asıl olarak kim sorumludur? Bazılarınız Paris’teki şık giyimlilere pek benziyorsunuz. Biz onlara benzemek istemeyiz. O nedenle “her türlü patlamanın, her türlü insan kaybının sorumlusu, suçlusu, mevcut faşist rejimdir” deriz.

MİS sokakta oturmayın demem. “Eğri oturun, ama doğru konuşun…”