Kültür-SanatRöportaj

Boyun eğersen baskıyı içselleştirirsin


Yolcu Tiyatro, ezen-ezilen çelişkisinin odağına aldığı oyunları sahnelemeyi sürdürüyor. Yolcu Tiyatro’nun kurucularından olan Yönetmen Ersin Umut Güler, bugün tiyatrocuların içinde olduğu baskılara değindi. ‘Boyun eğmeyi kabul ettiysen o ezilme durumunu içselleştiriyorsun’ diyen Güler, tiyatronun her zaman sözünü sakınmadan söyleyeceğini belirtti

Önder ELALDI

İstanbul’da çalışmalarını sürdüren Yolcu tiyatro, ezen-ezilen çelişkisini odağına aldığı oyunlarla tiyatroseverlerle buluşmayı sürdürüyor. Dört yıldır çalışmalarını sürdüren Yolcu Tiyatro, şimdiye kadar üç oyunu sahneye koydu. Üç oyunun da yönetmenliğini yapan Ersin Umut Güler, Yolcu Tiyatro’nun bugüne geliş sürecini ve tiyatroya bakışlarını anlattı. Güler, inandıkları tiyatroyu yaptıklarını ifade etti. Muhalif olmanın sanat yapan herkes için gerekli olduğunu ifade eden Güler, derdi olan oyunlar yapmaya çalıştıklarını ve başka türlüsünün de mümkün olmadığını vurguladı. Güler, şehir merkezlerine sıkışan oyunlara ezilenlerin ulaşamaması gerçeğine ilişkin de geçmişten beri tiyatronun ezilenlere ulaşamamasının tartışılageldiğini kendilerinin de bunu nasıl becerebilirizin yolunu aradığını söyledi. Aynı zamanda iktidarın sanata olan baskısı nedeni ile salonlarda bile durup nefes almakta zorlandıklarına işaret etti. Anlamın giderek yüzeyselleştiği bir çağda tiyatronun önemine değinen Güler, yeni biçimler deneyerek seyirciyi salonlara çekmeye çalıştıklarına dikkat çekti.

* Yolcu Tiyatro nasıl bir tiyatro anlayışını benimsiyor. Kendini muhalif bir tiyatro topluluğu olarak tanımlıyor musunuz?

İnsanlar inandıkları şeyi yapıyorlar. İnandıkları için mücadele edip inandıkları için savaşıyorlar direniyorlar. Biz de inandığımız tiyatroyu yapıyoruz. Bu oyunları yapmam lazımdı böyle ifade edebildiğimi insanlara dokunabildiğimi düşünüyorum. Oyunumuzda geçen başka ne yapsam ağzımda kül tadı bırakırdı sözü tiyatro anlayışımızı anlatıyor. Biz kendimizi muhalif diye nitelendirmiyoruz. Çünkü öyle etiketleri sevmiyoruz. Yarın öbür gün bizim yakın hissettiğimiz bir iktidar olursa biz ona da muhalefet ederiz. O noktadan hep muhalif olacağızdır muhtemelen. Derdi olan oyunlar desek daha iyi olabilir. Muhaliflik olmak sanat yapan herkes için gerekli olan bir şey. Derdi olan oyunlar yapmaya çalışıyoruz ve böyle olmasına devam edeceğiz. Başka türlüsünün de mümkün olamadığını düşünüyoruz. Derdi olan oyunlar sahnelerken yeni estetik biçimler de deniyoruz.

11yolcutiyatro2

* Derdi olan oyunları seçerken ne gibi kıstaslar görüyorsunuz, hangi oyunları seçip uyarlıyorsunuz?

Oynadığımız bütün metinlerde o metni okuduğumda diyorum ki ben bu metni ileride yönetmenlik yaptığımda yöneteceğim. Oyunun derdi çekiyor, anlatış biçimi çekiyor, anlattığı hikaye, kurgulama biçimi çekiyor. Başka başka sebeplerden ona ilk okuduğun anda tutuluyorsun. Genelde öyle oluyor. Okuyorsun ve tamam bu oyun diyorsun. Bunun derdi benim derdimle paralel. Bu şekilde seçiyorsun. Oyun okumak bizim hayatımızın bir parçası. Senin haber takip etmekte olduğun gibi. Okudukça sen bu diyorsun ve bu bizim oyunlarımızdan biri oluyor. Sadece vakti zamanı geliyor. Yani tiyatronun şartları, ekonomik şartları, hangi oyunun hangi zamanda yapılması gerektiği, ülkedeki nabza göre hareket ediyorsun.

* Oyunlarınızda sınıf çelişkisini, ezen-ezilen çelişkisini yoğun olarak işlendiğini görüyoruz. Bunun yanında minimal anlatımlar da var. Ama daha çok sınıf meselesinin öne çıktığını söyleyebilir miyiz?

“Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler” oyununda işkence, tecrit, anadil aslında çok kapsayıcı bir oyun. Bir çok insana dokunan bir oyun. Aslında “Joko’nun Doğum Günü” oyunu da öyle. Joko’da bir işçi üzerinden hikayeyi anlatıyor ama bizim onu yorumlama şeklimiz daha kapsayıcı. Oyun ezen- ezilen ilişkisine odaklanıyor. Başkalarını sırtında taşımayı kabul ettiğin an ya da buna yaklaştığın anlar bir nevi yok olma aşamasında bir yerde duruyorsun. İşte bankada çalışan da Joko, beyaz yakalılar da Joko… Birine karşı çıkamadığın ve onu taşımak zorunda kaldığın her an hangi işte olursan ol biz Joko oluyoruz. Evet bir sınıfsal çelişki ama sadece sınıfsal çelişki işçi üzerinden yürümüyor. Bugün sadece ezilen işçi sınıfı değil. O sınıf kavramı biraz daha geniş anlaşılmalı artık. Aynı yaşamın ve acının içinde yaşamaya çalışıyoruz. Aynı yokluğun içinde aynı yoksulluk sınırında yaşamaya devam ediyoruz. O noktada buz gibi sınıf çelişkisi. Çelişkiyi en basit koduyla anlatmış ama işçi sınıfı mücadelesi değil mevzu.

11yolcutiyatro3

* Mesela orada gündelik hayat ilişkisindeki o kapitalist üretim sisteminin yarattığı eşitsizliği sorgularken aynı zamanda iktidar ilişkilerini sorguluyor.

Yani o iktidarın beden üzerinde kurduğu tahakküm meselesi de çok önemli. Bazı seyirciler oyundan sonra oyun ile ilgili yaptıkları değerlendirmede Foucault’un beden iktidar ilişkisi üzerine okumalar yapıyorlar. Herkes bir yerden bir hikayeyi yakalayabiliyor. Ama temel olarak Joko olma hali biziz. Ben o noktada Joko’yu bir işçi olarak görmüyor zaten özellikle kravatlı falan yaptık Joko’yu.

* Oyunda Joko kendisine yapışan burjuvalardan şiddet yöntemiyle kurtuluyor. Ama o burjuvalar Joko’nun içinde yaşamaya devam ediyor. Söküp atamıyor içinden. Bu biraz da bugün kendisini sistem dışı görenlerin içinde bulunduğu özetler nitelikte.

Aslında evet. İçselleştiriyor ezilmeyi ve taşınmayı başkalarını sırtında taşımayı artık. Aslında bir kırılma noktası var. Bir çelişki yaşıyor. Taşımalıyım mı taşımamalıyım mı? Kırılma noktası ise taşımaya başladığı an. O noktadan sonra sistem ele geçirmeye başlıyor. Bir noktadan sonra yapışmaya gidiyor iş. Kendi başına hareket edemez hale getiriyor. Kendi aklının hapisanesine takılıp ses çıkarması gereken yerde çıkaramıyor. Sistem hiçbir şey yapmasa bile ekonomik baskıyla şiddetle başka başka argumanlarla insanı bir şekilde baskı altında tutuyor. Bu baskı altında tutulma halinin her biri aslında insanı benliğini kaybetmeye başladığı anlara denk geliyor. Joko’daki mevzuda böyle aslında. Yani artık sen boyun eymeği kabul ettiysen o ezilme durumunu içselleştiriyorsun ya da o sistemi kafanın içinde yaşatmaya devam ediyorsun. Hayatın içinde bir sürü Joko olma halimiz var.

* Joko’nun asalaklardan kurtulduğunda içinde hala onların sesleriyle debeleniyor olması karamsar bir tablo çizmiyor mu?

Evet karamsar bitiyor. Çünkü gerçek olan hikaye bu. Çelişkilerini yaşamış, kararlarının hepsini aleyhine vermiş. Sistemi, hayatı, baskıyı içselleştirme meselesi tabi ki karamsar bir şey. Karşı çıktığın noktalara razı olma eğilimi kendi benliğini yitirmenin önünü açıp onurunu kaybedersin. Seyirciye diyor ki eğer kabul edersen başkasını sırtında taşımayı bu haldesin bil. O noktada biz de insanlara bunlar oluyorken yine de umut var diyemedik.

* Umudu dogmatik hale getirmek istemediniz..

Kesinlikle öyle. Seyirci oyunu izlediğinde ve sonrasında kendi yok olma hallerini ve bu halleriyle hesaplaşacaksa kendisinin sistem tarafından ne kadar eritildiğinin farkına varacaksa bu bizim için muhteşem bir çıkarım olur.

11yolcutiyatro

* Yapışma hali aynı zamanda uzlaşmaz çıkarların ifadesi. Diğerlerinin yaşaması Joko’nun ölümüne sömürülmesine bağlı. Bu sahneyi Türkiye üzerinden düşünürsek 14 yıldır bir iktidar var. Halka yapışmış. Bu sahne ile iktidarın yapışma hali arasında nasıl bir analoji kurabiliriz?

Oyunun mevzusu herhangi bir iktidarın çok üstünde. Çok daha evrensel. Ama evrenselliğin içinde çok özel noktaları bulup işlemiş bir metin. Türkiye’de şu andaki hükümet kapitalist sistemi ve otoriterliği de çok iyi uyguluyor. Aslında başında beri uyguluyor son dönemde arttırdı. Bugün tukaka edilen Avrupa Birliği ülkeleri adamın arkadasındaydı. Çok büyük destek veriyorlardı. Bununla bağlantı kurulabilir tabi ki. Bir sene önce bir milyon kişi sokağa çıkıyor şimdi neden bin kişi çıkıyor. Ölmedi ya bu insanların hepsi. Öldük ama birazımız öldük hepimiz ölmedik henüz. Bir milyonun hepsi yaşıyor hala. Belki birazı hapiste… Nereye gitti bu insanlar. Sistem bastırdı bir şekilde. Şu anda bu insanlar duruyorlar vazgeçmediler belki umutsuzlar. Yeni bir umut bekliyorlar. Yeni bir hayal bekliyorlar.

* Tiyatrolar koşullardan da kaynaklı daha çok şehir merkezlerinde salonlara sıkışmış durumda. Sizin anlattığınız mesele de ezilenlerin meselesi. En çok da bunu yaşayan insanların algılayabileceği bir mesele. Oyunlarınızın varoşlara gitmesi konusunda ne gibi çabalarınız oluyor?

“Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler” oyunu değişik mahallelerde oynamak istedik. Turne planları yaptık. Bölgeye de gitmek istedik ama savaş koşullarından kaynaklı hiçbirini gerçekleştiremedik. Bizim amaçlarımız arasında oyunları mahallelere gidip yaymak da var. Sadece İstanbul’un arka mahallelerine değil başka şehirlere de gitmek istiyoruz. Elimizin ulaştığı her yere. Ekonomik koşullarda bizi çok zorluyor. “Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler” oyununu İstanbul’un 10 yerinde oynamışızdır. Zaten şehir merkezinde olma durumu, tiyatronun başka bir kültürel olma hikayesi, aslında hiçbir zaman gerçek bir işçiye ulaşamama meselesi eskiden beri tartışageliyor. Bundan 15 sene önce Genco Erkal’ın bir söyleşisine gitmiştim hiçbir zaman beceremedik bunu. Biz de nasıl becerebilirizin yolunu bulmaya çalışıyoruz. Bir taraftan da salonlarda bile durup nefes alıp oyun yapmaya çabalıyoruz.

Başka izleme biçimleri yaratıyoruz

* Genç kuşak tiyatrocular olarak gelişen teknoloji ile birlikte anlamın giderek yüzeyselleştiği bir çağda tiyatronun geleceğine ilişkin neler söylersiniz?

Bu çağda ve şu yılda tiyatro yapıyoruz. Bu çağın seyircisine ulaşmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de halkımız bunu istiyor diye tamamen onların isteklerini yerine getirmiyoruz, biz de bir şeyler söyleme gayretindeyiz. Seyirciyi salona çekmek için çağın getirdiği bütün yeniliklerden yararlanmaya çalışıyoruz. Seyrici için başka ilgi alanları izleme biçimleri yaratıyoruz. Kendi oynama ve eyleme durumlarınızı karşınızdakinin izleme durumlarıyla da oynayıp başka başka hallere sokmaya çalışıyorsunuz. Sonuçta ne anlatırsanız anlatın tabi ki dersi olan oyunlar anlatıyoruz. Ama nasıl anlattığın sanatın meselesi. Bu noktada yolculuk halindeyiz tiyatromuzun ismi de buradan geliyor.