Köşe yazarlarıManşet

Alabalık Teorisi ve direnme hakkı


Otuz iki (32) yılda yazılan “İnce Memed” romanı, şüphesiz merhum Yaşar Kemal’in o güçlü duygu dünyasının bir tezahürü olarak yıllarca yaşanmaya, okunmaya devam edecek. Bu eser hakkında çok şey söylendi, söylenmeye devam edecek. Çünkü işlenen temalar evrensel ve bugün için hala çok güncel konular. Bu dört ciltlik dev külliyatın tek cümlelik açıklaması “Direniş haktır” denilebilir. Yaşar Kemal buna gönülden inandığı için İnce Memed’i halklaştırır. Ezen-ezilen diyalektiği ile bu ülkenin gerçek yüzünü, Cumhuriyet’in gerçek “tarihini” özetlerken, bürokrasi; köy-kent çelişkisi ve sömürünün bin bir yüzünü de deşifre etmekten geri kalmaz. Son cildine geldiğinde TC’nin gerçek siyasal kültürünü en açık hali ile yerden yere vurur. Dağılan parçaları tek tek analiz eder. Kitap kurgusundaki ilişki ağları ve İnce Memed’e karşı verilen savaşın niteliği, şuan yaşadıklarımızın birebir hali. Bugün dünün kopyası gibi. Fakat bir farkla; Bugünün hali simulakr yani orijinali olmayan bir kopyanın kopyası gibiyiz. Yaşar Kemal neye tanık olmuşsa, hangi çelişkiyi yakalamışsa, devletin hangi kötülüğünü görmüşse sentezlemiş, zerre sakınmamış. Ezilenin hor görülenin yanında durup, umuda yaslanarak halkın ayağa kalkışını ve yine bir mücadelenin nasıl başarılı olabileceğinin algoritmasını sunmuş. Bu şaşmaz algoritmaya en uyan veri, son kırk yıldır Kürt Özgürlük Hareketi şahsında yaşandığı da bir gerçek.

Amacım, faşizmin kılcal damarlara kadar sızmaya çalıştığı bu günlerde bu romandan bahsetmek değil. Düşman gerçekliği açısından kitabın bir bölümünü hatırlatmaktır niyetim…

Kitabın son cildinde bir sahne var, ki eserin doruk noktasıdır. İnce Memed efsanesi artık kutsallık boyutuna erişmiştir ve yükselişte başta tekerine çomak soktuğu ağalık sistemi olmak üzere; bu sistemin üreme alanı devlet eliti ile ideolojik kurumları son bir kez atağa geçer. Ankara da topa girmiştir. Dümeni vekil Arif Saim Bey almıştır. Arif Saim Bey yanına Binbaşı Nafız’ı da alır. Bu zamana kadar hangi yöntem denenmişse başarısız olmuştur. Propagandanın ve çarpıtmanın tüm halleri denenir ama bir şey elde edilmez. Her seferinde “halk” bozar oyunu. Hakikati görenler artık ona sırt çevirmez. Ne yapalım ne edelim derken İnce Memed’i dağdan indirmenin, onu yakalamanın formülü bulunur. Fikri veren “alabalık” tır…

Arif Saim Bey binbaşıya şunu anlatır:

“Toros dağlarının çaylarında, derelerinde, göletlerinde, pınarlarında çok alabalık olur. Hem de kırmızı benekli… Bu kadar lezzetli alabalık dünyanın hiçbir yerinde bulunmaz. Bu alabalıkları yakalamak dünyanın en zor işidir. Ağla, tuzakla, oltayla falan yakalanmazlar. Ancak elini köklerin altına, kovuklara sokarak yakalayabilirsin. Bu sefer de çok kaygan olan balığı çoğu kez elinden kaçırırsın. O zaman bizim kurnaz köylüler ne yaparlar? Suyu gözden keserek yolunu değiştirirler. Sular çekilir, balıklar çakıl taşlarının üstlerinde ya da küçük birikintilerinde kalırlar. Köylüler de bu suları çekilmiş, çakılların üstünde hoplayan balıkları toplarlar…”

***

Buna göre plan basittir: Tüm Toros köylerini aşağıya, Çukurova’ya indirmek. Toros’ta tek bir insan, yerde yürüyen karınca, gökte uçan kuş kalmayacak; hepsi Çukurova’ya inecek. Memed de o dağlarda aç susuz kalacak, Binbaşı Nafız da onu dalında oluşmuş armut gibi toplayacak!

Bu planlar çok tanıdık değil mi?

Akla 1989’da başlayıp 1993’e kadar devam eden köy boşaltmaları geliyor. Kürtsüzleştirme yıllarını yaşayanlar bilir, dağ taşı şehre indirdiler, ilçelere akıttılar. Böylece aç-susuz ortada kalacak olan gerilla da ellerine geçecekti. Bu hayal ile dört bin köyü yaktılar! Sadece eşyalarını değil bir halkın anılarını, kolektif hafızasını da o evlerin içinde cayır cayır yakmak istediler.

Bugüne gelirsek! Özellikle 15 Temmuz sonrası, OHAL kapsamında “yasa”nın şiddet üreten yönüne-gücüne yaslanarak Kürtlerden muazzam bir öç alma işine büründü “darbe” kılıfı. Birikmiş ne kin, nefret varsa kültürel soykırım ve yok etme edimi üzerinden meriyete sokuldu. Devletin burada yaptığı şey tamamen yeni bir “alabalık” teorisidir. Uygulamaya sokulan bu teoridir. 90’larda köyden-kente kanalize edilen şey bugün kentten-kırsala yön çevirdi. Çünkü parçaladığı düşündüğü moment, kentlerde yeniden örgütlenerek daha da büyüdü, kurumsallaştı. Şimdi de bu güç dağıtılmaya çalışılıyor.

Toplumsallığın tüm mevzilerini, halihazırdaki tüm yaşam damarlarımızı, gözenekleri kurutmaya kalkışıyorlar. Sosyal yaşamdan iletişime, siyasetten genel yapılanmalara, dilden eğitime, ekonomiden sağlığa kadar, kısaca nefes aldığımız ve insani hücreler yarattığımız tüm kurum-dernek-yapılara saldırıp kurutmaya çalışıyorlar. Bizi besleyen tüm suları kesmekle eşdeğer bir durum!

Yalnız, çaresiz, kendi halinde bırakıp teslim almayı umuyor. Alabalık gibi ortada kalarak teslim alınmamız, itaat etmemiz arzu ediliyor. Einstein’in bir sözünü burada hatırlamakta fayda var: “Aynı şeyi yapıp her seferinde farklı sonuç beklemek ahmaklıktır” diyor. Mesela en son sınıra yoğun askeri sevkiyat yapıldı. Kandil’e operasyon yapılacak deniyor. Sandviç operasyonu, güneş, Murat, Zap! Peki, bunlar neydi? Çevik güç operasyonu neydi? Keşfedilen yeni şey ne? Sadece son elli yılı göz önüne alırsak bir ahmaklık fragman şölenine girmiş oluruz. Bir dejavu cumhuriyetindeyiz. İşte Yaşar Kemal bunu iyi tahlil eder. Yüce dağ başında bir koca kartalın, kanadını açıp dünyayı örttüğünü görür. Romanda da Arif Saim Bey görkemli bir halde büyükçe kaybeder. Memed ve halk kazanır. Tam tersi daha da büyürler. Bugün faşizm kıskacına alınan Kürtler de bu son süreçten çok daha güçlü çıkacaktır. Buna inancım tamdır.

Çukurova ayağa kalkarken halk yönünü dağlara verir. Ovanın çirkef, ahlaksız siyasetini mahkum eden usta yazar, bugünkü savaşın da sonucunu çoktan yazmış! Kazanan ve kaybedenleri sebepleri ile ilan etmiş. Tarihin ibresi ve vicdanı bu konuda şaşmıyor…

Özgür AMED