ForumManşet

Türkiye ve soykırıma giden yol


Nisan 1915 Pazar günü, Osmanlı İçişleri Bakanı Talat Paşa, İmparatorluk sınırları içerisinde ikamet eden Ermeni Cemaati liderlerinin yakalanarak tutuklanmasını emreder. Harekâtın ilk gecesinde 200’ün üzerinde kişi, devlet güçleri tarafından yakalanır ve birkaç gün içerisinde bu sayı 2 bini aşar. Talat Paşa’nın Osmanlı Ermenileri’ne karşı geliştirdiği bu “baş kesme” hamlesi, Ermeni Cemaati’ne yönelik daha kapsamlı ve sistematik bir soykırım harekâtının bir parçasıdır ve bu harekâtta 800 bin ile 1,5 milyon arasında insan hayatını kaybetmiştir.

‘Kızıl Pazar’ tutuklamaları

Türk kaynaklarının hüsnütabiri ile “tehcir” adını verdiği 1915 olaylarının bir soykırım teşkil edip etmediği konusunun burada tekrar tartışılması gereksizdir. Bununla birlikte, Ermeni Soykırımı’nı ve özellikle “Kızıl Pazar” tutuklamalarını hatırladığımızda Türkiye’de günümüz iktidarının, Kürt Hareketi’nin temsilcilerine yönelik politikalarını özellikle HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın 4 Kasım’da tutuklanmasını daha geniş bir tarihsel bağlam içerisine yerleştirmemiz mümkün hale gelir.

Erdoğan ve Kürtler

Bugün Türkiye’nin Kürt halkına yönelik mevcut şiddet düzeyinin yüz yıl önce Ermenilere karşı yöneltilmiş olan boyuta ulaştığını iddia etmek abartılı olacaktır, ancak inkâr edilemez ve dehşet verici paralellikler taşıdığının altı çizilebilir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kürtlerin hakları karşısındaki (nispeten) ilerici duruşu nedeniyle alkışlar topladığı günlerin üzerinden çok geçmedi. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, Ankara’daki Türk milliyetçisi elitistlerle Türkiye Kürtlerinin gerçek ulusal iradesini temsil etme iddiasını taşıyanlar arasındaki çatışma olarak tanımlayabileceğimiz “Kürt Sorunu”, ülkenin başlıca siyasi istikrarsızlık kaynaklarından biri olagelmiştir.

Kürt sorunu çözüme kavuşmadı

1920’lerde ve 1930’larda genç cumhuriyet, başta 1925’teki Şeyh Sait İsyanı ve 1929-31 yılları arasındaki Xoybun İsyanı gibi milliyetçilikten ilham alan birkaç Kürt isyanıyla karşı karşıya kaldı. Türkiye’nin kurucu babası Mustafa Kemal Atatürk hükümeti tarafından sergilenen duruş ise imha ve inkâr oldu.(…) 1920’ler ve 1930’lar boyunca devletin başvurduğu şiddetin ulaştığı yoğunluğa rağmen Kürt Sorunu çözüme kavuşmadı.

30 bin insan hayatını kaybetti

1940 ve 1950’lerden başlayarak yeni neslin Kürt entelektüel ve aktivistlerinin harekete geçme süreci, 1978 yılında (…) Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kuruluşuyla doruğa çıktı. İlerleyen süreçte, Türkiye’nin Kürtlerin yaşadığı bölge olan Güneydoğu, bir iç savaş ortamının karanlığına gömüldü. 1978 ile PKK Önderi Abdullah Öcalan’ın tutuklandığı 1999 yılları arasında 30 bin insan hayatını kaybetti ve 4 bine yakın Kürt köyü yok edildi.

AKP politikası

Çatışmalarla geçen bu yıllarda Türkiye hükümeti “Kürt sorunu yoktur” söylemini korurken, hükümet yetkilileri çatışmaları “terörle mücadele”, daha da sıkıştığındaysa “ekonomik kalkınma” yaklaşımlarıyla çerçevelendirdi. Ancak, 2002’de AKP seçim başarısı ve Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı seçilene kadar bulunduğu konum olan Başbakanlığa yükselişiyle, devletin Kürtlere yönelik politikalarında ince ama belirgin bir değişiklik yaşandı.

‘Kürt Açılımı’nın ilanı

2005 yılında, o dönem Başbakan olan Erdoğan, Kürt milliyetçiliğinin kalelerinden biri olan Diyarbakır’a giderek “Kürt meselesi benim meselemdir” dedi, Kürt sorununun Türkiye’nin ortak sorunu olduğunu söyledi ve geçmişte hatalar yapıldığını kabul etti. Bu ifadelerin arından (…) “Kürt Açılımı” hükümet tarafından ilan edildi.

Verilen sözler teoride kaldı

Aslında 2013 yılına kadar, Türkiye’de hayli güçlü olan MİT’in Başkanı olan Hakan Fidan dahi, Öcalan ile uzun süredir devam eden Kürt İsyanı’nı sonlandırma amacıyla görüşmeler yapıyordu. Elbette söz verilen yasal değişikliklerin pek çoğu büyük ölçüde teoride kaldı ve Kürt hareketi devamlı tehdit altında tutuldu. (…) Dahası, hükümetin Öcalan ile yürüttüğü görüşmelerin ne açık bir yasal dayanağı vardı ne de tanımlanmış bir hedefi.

Kürt oylarını kazanma arzusu!

Geriye doğru bakıldığında, Erdoğan’ın Kürtlere yönelik açılımının temelinde, ülkenin Kürt nüfusunun tarihsel olarak haksızlığa uğramış olduğu yönündeki güçlü kanaat değil, Kürt oylarını kazanma arzusu olduğu görülmektedir. Kısa vadede, bu amaç başarılı oldu ve AKP, 2007 genel seçimlerinde Kürt illerindeki oy oranlarını artırdı. Ancak 2009 yerel seçimlerinde hükümetin yasal adımlarının yavaşlığına sinirlenen pek çok Kürt AKP’yi terk etti ve Kürtlerin partisi DTP’nin Diyarbakır belediye yönetimini almasını sağladı.

Kobanê eylemleri

Hükümetin adım atmakta gösterdiği yavaş ve isteksiz tutum ayrıca Kürt hareketinin parlamenter kanadının popülerliğini zirveye taşıdı ve 2014 yılında birleşerek yeni bir partiyi, HDP’yi oluşturdu. (…) 2014 yılı sonbahar aylarında Suriyeli Kürt savaşçılar, Suriye’de bulunan Kürt kenti Kobanê’yi IŞİD güçlerine karşı savunurken Türk yetkililer Türkiye’de yaşayan Kürtlerin Kobanê savunmasına katılması için sınırları açmayı reddetti. Ne var ki aynı yetkililer Türkiye topraklarından Suriye’ye geçen cihatçı akınını görmezden gelmekten çekinmiyordu. Erdoğan’ın soğuk bir kayıtsızlıkla “Kobanê düştü düşecek” demesi, öfkeyi artırdı.

HDP’nin seçim başarısı

Ekonomi, LGBT hakları ve çevre konularındaki nispeten ilerici duruşuyla HDP’nin popülerliği de artıyordu. (…) HDP, Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 10’luk seçim barajının aşılmasını sağladı. HDP’nin seçim başarısı AKP’nin hayli zararına oldu ve (…) Erdoğan’ın 1982 Anayasası’nı baştan yazmak suretiyle güçlü bir idari başkanlık sistemi kurmasının önüne geçti.

PKK mevzilerine saldırdı

Seçim sonuçları alınır alınmaz PKK’ye karşı yeni bir askeri hamle başlatıldı. (…) IŞİD ile mücadele kisvesi altında Türk hava kuvvetleri Irak’ta bulunan PKK mevzilerine saldırılar düzenledi. 2016 baharında bu şiddet dalgası, Türk yetkililere göre 4571 Kürt savaşçı, 450 asker ve polis ve en az 338 sivilin hayatına mal oldu. Yerle bir edilip Türk bayrakları asılan pek çok Kürt kentiyle maddi kayıplar da muazzam düzeylere ulaştı. (…) 2015 Kasım ayında yapılan ikinci seçimlerde HDP’nin oy oranlarında bir düşüş görülse de yüzde 10 seçim barajının altına inmedi.

Darbe girişimi

15 Temmuz darbe girişiminin ardından siyasi manzara hızlı bir değişim sürecine girdi. Erdoğan, politik kaos ortamını kullanarak gücünü pekiştirmeye ve (…) muhalefetin kalan kalelerine saldırılar geliştirmeye başladı. (…) Aralarında Diyarbakır eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın da bulunduğu HDP’li yerel yöneticiler yakalanarak tutuklandı. (…) Meclis oylamasıyla HDP’li vekillerin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Bu hamleyi yalnızca AKP değil, Türkiye’nin en geniş muhalefet partisi olan Kemalist CHP de destekledi.

Soykırım politikaları

Elbette, laik odaklı Kemalistler tarafından açıklanan Türk milliyetçiliğin çeşidi olan asimilasyoncu “liberal milliyetçilik”, etnik milliyetçilikten daha az tehlikeli değildir (…) Kemalist uygarlaştırma misyonu, uygun bir şekilde Welat Zeydanioğlu’nun “Beyaz Türk’ün Yükü” diye tanımladığı, Kürt dilini bastırması, Kürt aktivistleri tutuklaması, Kürt çocuklarını toplu olarak kaçırıp zorla yatılı okullara hapsetmesi gibi politikalarla sonuçlandı. (…)

AKP dönemi

Belirli Kürt gruplarına yönelik şiddet soykırım boyutuna ulaşırken (…) Kürtler “potansiyel” Türkler olarak görüldüğü sürece, Kürt halkının toplu fiziksel olarak yok edilmesi gündemden çıktı. Sonuçta, bir devletin varlığını kabul etmeyi direndiği /reddettiği bir halk nasıl yok edilebilirdi? Bu durum AKP döneminde değişti. Son on yılda Kürtlerin kusurlu ve kısmen olsa da ayrı bir halk olarak tanınması ironik bir şekilde bugün Türkiye Kürtlerine karşı, mutlak olmasa bile muhtemel, soykırım koşullarını yarattı.

İnkar politikası

Mesut Yeğen 2009’daki yazısında “Türklüğe karşı Kürtlerin statüsü büyük bir değişimin eşiğinde” diye gözlemlemişti. (…) Artık Türk siyasi liderlerin Modern Türkiye Tarihinin çoğunu kapsayan Kürtlere yönelik inkar politikasına geri dönmesi imkansız. Bunun yerine, Kürtler bugün hükümet çevrelerince ve Türk halkının büyük bir bölümünce devletin bütün çabalarına rağmen ülkeyi yok etme konusunda eğilimli olarak addediliyor. Dolayısıyla bir asır öncesinde Ermenilere yönelik toplu cezalandırma modeli (…) şu an mümkündür. (…) Bu bağlamda HDP eşbaşkanlarının, yüzlerce entelektüel ve aktivistlerin tutuklanması Talat Paşa’nın Ermeni Cemaati’nin “başını kesme” girişimine çarpıcı bir şekilde benzemektedir.

Siyasilerin ırkçı tutumu

Erdoğan yanlıları, tutuklamaları “terörizmle savaş” kumpasıyla yapmak istiyor olabilir; özellikle Avrupa ve ABD’ye haklı göstermek için. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin HDP’lileri “lağım farelerine” benzetmesi Türk siyasi seçkinlerin ırkçı ve insanlık dışı tutumlarına dair ipuçları veriyor. (…) Peki, bu durum soykırımla mı sonuçlanacak? Buna cevap vermek için belki de çok erken. Fakat 2016 yılı, bir zamanlar bir çok şeyin imkânsız olduğunu düşündüğümüz bütün şeylerin gerçekleştiği bir yıl oldu.

8-şırnak9

101 yıl önce ve bugün!

4 Kasım gecesi Türk yetkililer, yeni elde ettikleri gücü kullanarak Kürt hareketinin “başını kesecek” bir hamle geliştirdi. Bu hamle 101 yıl önce Talat Paşa’nın Ermeni entelektüellere karşı geliştirdiği darbeye benziyordu. Tıpkı Jön Türkler’in Birinci Dünya Savaşı’nı kılıf olarak kulanıp Ermeni sorununu “çözmesi” gibi, Erdoğan’ın da Kürt muhalefeti “temizlemek” için darbe girişimi sonrasında oluşan durumdan faydalandığı görünmektedir.

Kürtler hedefte

Türkiye dolaylı da olsa Kürtlerin ayrı bir topluluk olduğunu tanımaya doğru yöneldikçe paradoksal bir biçimde Kürt halkı şiddetin hedefi olmaya daha açık hale geldi. Bu bağlamda, Ermeni örneğiyle karşılaştırma daha da anlamlıdır. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında bu kurumsal özerklik, (…) Ermeni ulusal haklarının tanınması için mücadele eden canlı bir Ermeni siyasi hareketinin ortaya çıkması ile güçlenmişti. Osmanlı siyasi elitleri gitgide Ermeni topluluklarını Osmanlı “vatandaşları” olarak değil, imparatorluğun birliğine varoluşsal bir tehdit, Osmanlı siyasi düzenini yıkmak için çalışan beşinci bir sütun olarak görmeye başladı.

‘Ermenileri yok edelim’

İttihat Terraki Cemiyeti’nin gizli örgütünde (Teşkilât-ı Mahsusa) üye olan Dr. Nazım, 1915’teki bir İTC toplantısında yarı-resmi istihbarat örgütünün Ermenilere yönelik vahşette doğrudan sorumluluğu olduğunu şu sözlerle dile getirmişti. “Eğer yerel katliamlarla yetinirsek, temizlik genel ve nihai olmazsa, ister istemez sorunlara yol açacaktır. Bu nedenle, Ermeni halkını bütünüyle yok etmek kesinlikle şarttır ve dünyada artık tek bir Ermeni bırakılmayacaktır, Ermenistan fikri dahi akıllardan silinecektir…” (…)

Ermeniler ve Kürtler

O halde bir asır önceki Ermenilerin durumuyla bugünkü Kürtlerin bulunduğu durumu nasıl karşılaştırabiliriz? (…) 1934 İskan Yasası , “Türk Kültürü”nden olmayanları yurdundan tehcir edilmesine yasal mekanizmalar sağladı; Kürtler ve “istenmeyen” ötekileri sürgün etmek için Trakya Yahudilerine yapılanlar gibi büyük etkiyle yasalar kullanıldı.

Dağ Türkleri!

Aynı zamanda, Mustafa Kemal Atatürk’ün hükümeti Nazi propagandasını Türk tüketimine yeniden hazırlamaya ve Türk ulusunu “kan meselesi” üzerinden nitelendiren Nihal Atsız gibi Türk Irkı üstüncülerinin faaliyetlerini hoş görmeye daha da istekliydi. Daha da ileri seviyede, Kürtler Türklere göre ‘sinsi insanlar, koyu tenli ve kirli insanlar’ olarak kabul edildi. Buna rağmen, resmi “Kemalist” söylem (…) onları “dağ Türkleri” olarak tanımlamıştır; Türk kökenli fakat “kırma Farsça” formunda konuşan bir halk (…) Dolayısıyla Türkiye’nin Kürtlere yönelik politikası sıklıkla “Kürtlük kavramının ve Kürt politikasının her tezahürü dış güçlerin ajitasyonu sonucu hatalı bilincin söylemidir” dikte edildi.

Djene Bajalan

Kaynak: jacobinmag

Çeviri: Lokman Sazan / Gazate Karınca