Köşe yazarlarıManşet

Bütçe politikaları ve kriz


Ekonomide 1994 veya 2001 krizine benzer bir kriz olasılığı kamuoyunda kaygıları yükseltiyor. Kaygı normal ama yaklaşan kriz bir olasılık geçmişi aratabilir! Geçmişteki her iki krizin de ortak özelliği 1980 sonrası uygulanan kamu finansman politikalarındaki stratejidir. Gevşek maliye politikası olarak da adlandırılan bu politikalarla bütçe açığına dayalı kamu maliyesi yönetimi geçerliydi. Bütçe açıkları da ağırlıklı olarak iç borçlanma yoluyla finanse edildi. Bu uygulama öyle bir hale gelmiştik ki; bütçenin % 45’i borç faizi ödemelerine ayrılmaktaydı.

2001 sonrası bütçe açıkları hızla azaltılarak mali disiplin başlığında dile getirilen tedbirler hayata geçirildi. Bu politikaların en önemli özelliği enflasyonla mücadele olarak vitrinde sergilenirken, arka planda faiz dışı fazla yöntemiyle kamu bütçeleri hızla daraltıldı, küçültüldü ve bu sayede halkın ve emekçilerin bütçeden doğan hakları yeni strateji çerçevesinde gasp edildi. Bu yeni dönem küresel iktisat politikalarıyla uyumluydu, ama ciddi bir sorun vardı. Büyüme nasıl sağlanacaktı? Bütçe açıkları yoluyla sermayenin değerlenmesini sağlayan devlet, büyümenin sürdürülmesi, kârlılıkların korunması için bu kez cari açık yoluna başvurdu ve devletin yerine daha fazla özel sektörün borçlanabilirliğini sağladı. Bütçe açığı ile cari açık adeta ikame edilmişti. Bu yeni dönem politikaların uygulanması sonucunda nereye mi vardık; yoksulluğun kalıcılaşması ve yaygınlaşmasına, işsizliğin kronikleşmesine ve 90’ların savaş politikalarına geri dönülmesine. Hatta savaşın sınır ötesine kaymasına…

AKP ile geçen 14 yıla iktisadi performans açısından dönüp baktığımızda; büyüme ortalamasının kendinden önceki dönemden bir farklılık yaratmadığını görüyoruz. Son on yıldaki ortalama ise % 4’ün altında. Bu başlı başına Türkiye ekonomisi için bir sorun zaten. Diğer ve daha ciddi bir sorun, özelleştirme, aşırı dış borçlanma ve kamu fonlarının kendi amacı dışında yoğun kullanımı sonucu ortaya çıkan yüksek fon maliyetleri ve buna karşılık ekonomide yapısal sorunların çözülememiş olmasıdır. Bu sorunların çözülememesi sonucu bugün yaşayacağımız krizin çok daha derin olma olasılığı yükseliyor.

Bu kadar fazla fon kullanımına rağmen gelinen nokta cari açığın yanı sıra bütçe açığına da başvurmak zorunda kalınmasıdır. Kriz yönetimi için önemli bir işlevselliğe sahip olan bütçenin, bugün iktidarda kalabilmenin bir aracı haline dönüştüğünü görüyoruz. Cari açığın ve yüksek dış borçların olduğu bir konjonktürde aklını giderek yitiren iktidarın ikili açığı tercih ettiğini görmekteyiz.

Ekonomiden sorumlu olduğunu dile getirenlerin telaşla kaynak arayışına girdiklerini izlediğimiz bu süreçte, harcama politikalarında herhangi bir değişikliğe gitmeksizin uygulamaya konulacak her tedbirin etkin bir çözüm yaratma olasılığı yok. Bir yandan savaşta ısrar, diğer yandan ekonominin inşaat sektörü ağırlıklı bir sektörel çarpıklık üzerinden sürdürülme çabası, yüksek maliyetli kamu yatırımlarına siyasi hesaplar uğruna devam edilmesi, özellikle enerji ve yol müteahhitlerine olan bağımlılık devam ederken, palyatif çözümlerle işi kotaracağını sanan bir ciddiyetsizlik siyasetin dışında ekonomi bürokrasisine de yayılmış durumda.

Bütçe açığının 2017 için % 2 olarak hesaplanmasına karşılık şimdiden otomobillerde ÖTV artışına gidilmesi, sürekli vergi borcu yapılandırılması, vergisini düzenli ödeyenlere indirim sağlanması kaygının ve telaşın boyutlarını gösteriyor. Bütçe açığının önümüzdeki dönem siyasi gelişmeleri de düşündüğümüzde, hızla yükseleceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Vatandaşların dolar bozmasına bel bağlayacak hallere düşmüş bir iktidarla karşı karşıyayız, olmayan dolarlarımızla iktidarın ruh sağlığını bozmaya devam ediyoruz…