Köşe yazarlarıManşet

Hakikat-sonrası


Oxford Sözlüğü yılın kelimesi olarak (post-truth) “hakikat-sonrası” terimini seçmiş. Hakikat sonrası terimi anladığım kadarıyla Batı basını ve sosyal biliminde son 6 ayda çokça kullanılır olmuş ve Brexit ile Trump oylamalarına atfen ortaya çıkmış. Oxford Sözlüğü terimin anlamını kamuoyunu nesnel gerçeklikler yerine, duygulara hitabın ve kişisel fikirlerin belirlemesi olarak tanımlıyor. Siyasetçilerin gerçekleri saptırması her ne kadar normal kabul edilse de, günümüzde yeni bir süreçle karşı karşıya olduğumuz belirtiliyor: Düpedüz yalan, kanıtlanmış gerçekliğin karşısında galip geliyor.

Toplumda yalan veya gerçeğin hakim olması, kamusal alanı şekillendirmesi elbette maddi ilişkilerle son derece alakalı. Neoliberal dünyanın sürekli bir gerçeklik kaybına uğradığı, mekanda gerçekleştirdiği yağmayı dilde de gerçekleştirerek kavramların içini boşalttığı uzun yıllardır konuştuğumuz bir şey. Her kavram tam tersi anlamına talip olup duruyor. Gene bir zamanlar çokça güvendiğimiz ve hakikatin adalet getireceğine dair inancımızı kuşanarak uğruna mücadele ettiğimiz “gerçeklerin ortaya çıkması” süreçlerinin hiç de bizi umduğumuz yere getirmediğini görmenin hayal kırıklığını yaşıyoruz. Hukukla tescil edilmeyen gerçekler, toplumu değiştirmek için siyasete dönüşmeyen hakikatler, nefret ve kin saçarak üzeri çiğnenen, yadsınan olgular dünyasındayız.

Neoliberal kapitalizmde değer üretimi, inkar ve imha ile kolkola. Ancak bunların hem kendiliğinden olmadığına, hem de tarihte ilk kez gerçekleşmediğine de tanığız.

Kürt hareketi 2011’den itibaren Roboski katliamı, KCK tutuklamaları ve Paris suikastleri sonrası verdiği mücadeleler, açlık grevleri, 2013 Newrozu, Kobane isyanı, Haziran seçimleri; milletvekillerinin ve belediye başkanlarının beklenmedik, riskli çıkışları (Kışanak’ın Roboski meclis konuşması, Tuncel’in tokadı, Gökkan’ın telleri aşarak sınırda başlattığı açlık grevi vb.) gibi yöntemlerle çok önemli bir hakikat mücadelesi verdi. Bu hakikat mücadelesi sadece Türkiye değil dünya kamuoyunu etkiledi. Yalanların çarpıp yıkıldığı, siyasetçilerin sözcüklerinin hakikat karşısında un ufak olup yere düştüğü zamanlardı bunlar.

Kürdistan’da son bir buçuk yıl içinde olanları bu minvalde değerlendirirsek, devletin savaşının esasen ve öncelikle Kürtlerin hakikat üretme kapasitelerine karşı olduğunu görürüz. Yerlerde sürüklenen, bodrumda yakılan bedenler, siyasetçilerin toplu tutuklanmaları, tekrar işgal edilen kentler, Rojava’ya karşı sürdürülen savaş, aslında hepsi Kürt hareketinin evrensel hakikat üretebilme kapasitesini yok etme amacını taşıyor.

Mark Nichanian, Ermeni soykırımının Ermenileri yok etmenin dışında aynı zamanda onların tanıklık etme kapasitesini yok ettiğini söyler. Böyle bir felakete nasıl tanıklık edilebilir. Ermeniler bundan sonra “öldüklerini kanıtlamak “dışında nasıl bir tanıklık geliştirebilirler. Gerçekten de belki de bu toprakların başına gelmiş en büyük felaket Ermeni soykırımının öncesini ve sonrasını tam olarak kavrayamamamız. Ne soykırımdan önce Ermenilerin ne kadar güçlü ve umutlu olduklarını ne de sonrasında tanıklık ve hakikat üretme kapasitelerinin yok olmasının soykırımın kurucu bir ögesi olduğunu.

Kürtlere Türkiye devletinin öngördüğü kaderin soykırım ve hakikat kırımı, Türklere ise hakikat-sonrası dünyada yalan ve acınası hayatlar olduğunu tarih bize gösteriyor.

Kendimize sormamız gereken faşizm şartlarında bir hakikat hareketi nasıl olur sorusudur. Şunu da unutmadan: risk almadan, çok olmadan, hayatta kalmayı başarmadan hakikat olmaz.