Kültür-SanatManşet

Acıyla örülen aşkın öyküsü


François Ozon’un bugün vizyona giren ‘Frantz’ filmi Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda küçük bir Alman kasabasında geçen bir öyküye odaklanıyor. Klasik melodramın sınırlarını zorlayan film, suçluluk, affetme, yüzleşme ile öfke ve aşkın iç içe geçen öyküsünü merkezine alıyor

François Ozon’un Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda yaşanan acı, yüzleşme, nefret ve aşk temalarının iç içe geçmişliğini işleyen yeni filmi “Frantz” bugün vizyona girdi. Ozon’un senaristliğini de üstlendiği film, Fransız yazar, şair ve oyun yazarı Maurice Rostand’ın oyunundan sinemaya uyarlandı. Klasik melodramın sınırlarını zorlayan film, savaşın yarattığı nefretin üstünü örtemediği tutkulu bir aşkın hikayesini konu alıyor. Film, aynı zamanda trajedi ve travmaların yaşandığı savaş sonrası dönemde birbirine dönüşen karşıt duyguların akıcı bir anlatımı. Savaş karşıtlığının etkili bir şekilde işlendiği filmde hikayenin merkezinde suçluluk, affetme ve yüzleşme konuları da yer alıyor. Çok katmanlı olay örgüsüyle seyirciyi başından sonuna filmin içinde tutan “Frantz”, gerek hikaye anlatımı gerekse sinematografisinin başarısıyla dikkat çekiyor.

11ped

Ölüm bir araya getiriyor

Hikaye, Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919 yılında Almanya’da küçük bir kasaba olan Quedlinburg’da geçiyor. Savaşta hayatını kaybeden Alman genci Frantz, geride nişanlısı Anna ile ailesini bırakmıştır. Bir de onu öldüren Fransız askeri Adrian. Büyük bir pişmanlık ve hezeyan haliyle Fransa’dan Almanya’ya gelen Adrian, Frantz’ın mezarında acısını hafifletmeye çalışmaktadır. Asıl yapmak istediği ise Frantz’ın ailesiyle yüzleşmek. Ölümün bir araya getirdiği bu insanların ilk buluşma noktası ise Frantz’ın mezarı. Frantz’ın mezarı başında üzüntüleri birbirine karışan Anna ile Adrian’ın buluşması ile başlayan hikaye, aynı zamanlı iç içe geçmiş duyguların yer aldığı olaylar silsilesinin kapılarını açar.

11franztayrinti

Melodramın sınırlarını zorluyor

Yaşadığı yıkımdan bir nebze kurtulmak isteyen Adrian, kendisiyle ve yaşananlarla yüzleşmek ister. Savaşın iki halk arasında ortaya çıkardığı nefretin henüz geçmediği bir ortamda, ailenin ona gösterdiği ilgi ve kendi iç çelişkileri önceleri yüzleşmeyi başaramaz. Kendisini Frantz’ın dostu olarak tanıtmak zorunda kalan Adrian, bu yalanıyla Anna ve ailesinin dostluğunu kazanır. Bir yalanın önünü açtığı dostluk hem Adrian’ın hem de Anna ve ailesinin kendilerini iyi hissetmesini sağlar. Dostluk ve yalan arasında kurulan ilişki, filmde kullanılan diğer karşıt duygularla birlikte yönetmenin klasik melodramın sınırlarını zorlayan yaklaşımıyla paralel gidiyor.

11frantz3

Aşk- nefret ikiliği

Aynı zamanda yüzleşme hikayesi olan filmde, suçluluk hissi ağır basan Adrian, bir süre sonra Anna’ya Frantz’ı öldürdüğünü itiraf eder. İtiraf, büyük bir öfkeye neden olsa da zamanla Anna’nın öfkesinin önüne geçen, yeni bir heyecan doğmaya başlar. Anna’nın büyük bir üzüntü içinde olmasına rağmen nişanlısının katili Adrian’a doğmaya başlayan sevgisi hikayenin odaklandığı noktadır. Aşk-nefret ikilemi içinde git geller yaşayan Anna ile büyük bir kaosu yaşayan Adrian’ın sınırların ötesine geçen dramatik öyküsü bu noktadan sonra ilmek ilmek örülmeye başlar. Başarılı hikaye anlatımı ve sinematografisiyle başından sonuna seyirciyi içine alan film boyunca, aşk-nefret, dost-düşman gibi şeklen karşıt olan duygular arasındaki geçişkenliği yumuşak geçişlerle izleriz.

11frantzafisÇünkü herkesin acısı ortak

Anna ile Adrian’ın karşıtlıklar üzerine gelişen duygularına odaklanan “Frantz”, savaş karşıtlığı tutumu ile de dikkat çekiyor. Savaşı ortaya çıkaran sebeblerden çok savaşın ortaya çıkardığı tahribatların ve ölümlerin altını çizen filmde savaş sonrası oluşan nefretin ilacı olarak da acıların ortaklığına vurgu yapılıyor. Oğullarını zafer duygularının tatmini için savaşa gönderen babaları savaşın mimarı olarak gösteren filmde, savaş sonrası yaşanan öfkenin mimarı da yine oğullarını kaybeden babalardır. Toplumda öfkeyi ve düşmanlığı üreten bir konumda olan babalık, iktidar ve ölümün sembolü olarak kodlanır. Bütün bunların yanında yönetmenin altını çizdiği nokta ise halklar arasında yaratılan düşmanlığın gündelik hayat içinde gelişen duygular ile ne kadar beyhude bir koşullanma olduğu. Çünkü herkesin acısı ortak.

Önder Elaldı