Köşe yazarlarıManşet

Yitip giden


Bir şeyler kayboldu, bir şeyler yeri doldurulamayacak şekildeki eksildi. Acı ve ıstırap kıymetli bir şeydi vaktiyle. Acının derinliği, ıstırabın yoğunluğu başka bir şeye çevirirdi. Bir erişilmezlik, bir yücelik kazandırırdı. Acıyla yontulmuş bir kafa göğe doğru yükselir oradan bakar, ıstırapla yoğrulmuş bir gövde boşluğu doldurur orada her şeyi kaplar, işkenceyle lime lime olmuş bir ruh ufuklara açılır oradan engin bir sükunetle inerdi sanki. İncinmişliği, kırılganlığı içinde nüfuz edilemeyen, yanına yaklaştırmayan mistik bir gücün soğukluğu sezilirdi. Aynı şekilde güçsüzlüğü çağrıştıran ama bükülmez sarsılmazlığı içinde kavrayan ve kuşatan bir yakınlık duygusunun, ondan yayılan bir sıcaklığın verdiği gevşetici huzurun ikna ediciliğini taşırdı. İyileştiriciydi acı, hissedişin ürpertisi olarak bir biçimlendiriciydi ıstırap.

Bozuldu, geri dönülmez şekilde dönüştü bir şeyler. Acı, bilindik, tandık anlamıyla acıya benzemiyor; ıstırap, eprimiş yüreğin, yarılmış ruhun, dolu dolu bir hissedişin duyurduklarını taşımıyor. Üzeri örtülü cümlelerinden ve alabildiğine insani ezgisinden burkulmanın, kayıp olanla kimsenin kuramadığı ama bir sır, bir ses olarak yitip gitmiş olanla yeniden kurulan zaman ötesi ilişkinin bilgisi olarak yer etmiyor. Gözyaşlarıyla bükülen başka bir şey; zayıflıkla örtünen, hüzünle ağırlaşan verimlilikle, doğurganlıkla ilgisi olmayan başka bir sızı. Hassas dokulara ulaşmayan, soylu bir çaresizliğin sessizliğine erişmeyen, aşınmış çağrışımların ötesine geçemeyen bir sesleniş. Hasarından kendini onaran bir olgunluk, kayıplarından kendini tamamlayan bir içtenlik, söküklerinden kendini teyelleyen bir erişmişlikten gelmiyor.

Bir yaşanmışlıktan izler taşımıyor artık. Herkesin, ama hiç kimsenin de olabilen, elemle taşınan ağırlıkla yolu hiç kesişmemiş, yokluğa sınanmış bir yoğunlukla hiç tartılmamış bir hafifliğin uçuculuğu sanki. Hayal kurmayı başaramayan bir cümlenin, önce gövdesinden yarılıp sonra da bütün yankılarından sonsuzca dağılıp gitmesini andıran bir şeyler var bunda. Ne kederden arınmamış bir neşenin solgunluklarını taşıyan saf bir karanlıktan, ne de coşkudan ayrışmamış bir kaygının içli parıltılarını yansıtacak bir yarı aydınlıktan geliyor. Boşluğun direncine var olmanın bilincini kabul ettiren bir inadın esrarlı dokunuşları altında biçimlenmeyi özgürlüğüne sayan benliğin dirilişini duyurma ve bunu kanıtlama çabası olmaktan çıkaran bir şey. Acı ve ıstırap, artık göründüğü anda süzülüp kaybolan ve bir daha geri dönmeyen varlığı çok kuşkulu, gömülü bir duyarlığın duygusuzluğu.

Acı ve ıstırap içinde kıvranan, acı ve ıstırabı duymuyor. Uyuşmuş sinir uçlarının hissiz titreşimleri, yaşanmışlığın bütün duyurduğu. Dünyanın gürültüsüyle sahte bir duygulanımın sıkıntı yüklü sessizliği arasında bir gerçeklik değil de bir görüntü, hayatın ve kanın sıcak akışı üstünde donmuş bir resim biçiminde bir yer kaplama isteği. Varlık olarak, herhangi bir şekil veya ölü bir nesneden fazla bir değerinin olamayacağına bir ikna olma hali. Gerileme, benliğin “bütün” ile kopan ilgisinin, duygulanmaksızın inşa adına yıkım odaklı akıl üstünden yeniden kurgulanan ilişkinin sürüklediği yer. Kendini, çektiği acıdan ayrı olarak hayal bile edemeyenin vaktiyle yükseldiği yerden, artık çektiği azaba yabancı duygusuz bir nesnenin olanca ağırlığıyla en dibe çöküşü.

Düştüğü yerde yeniden ayağa kalkmak bir yana, düşünmeksizin ve hissetmeksizin bir mutlu olma hali. Dipte olmak, yokluğun biçimini almak bir şey söylemiyor. Var olduğu için çektiği acı ve ıstırap, hissettiği için kuşandığı azap, düşmüş bulunduğu yerde bilincini ve benliğini saran tüm o hüzün ve kederli hallerini gülünç kılmıyor. Acıyı görselleştirmek, ıstırabı defalarca sahnelenmiş bir gösteriye çevirmek, gerçekte bir hiç değerinde olan varlığını kıymetlendirdiğine inanmaya yetiyor. Görselliktir her şey ve yaşanmışlıktır artık hiç bir şey olan. Halbuki acı ve ıstırabına bir değer biçtiğinde bir iç aydınlanmaydı gurur ve şimdi o sustuğunda, dile gelen de yalnızca karanlığa itilmiş bir varlığın sayıklamaları. Dönmemecesine yitip gitti bir şeyler. Öyle olmasa, onca yıkımdan sonra nasıl gururla taşmaz, nasıl tanrılar gibi erişilmez bir yükseklikten bakmaz hala acılar içinde kıvranan insan!