Köşe yazarlarıManşet

Türkiye ve ABD


Şu an bir kaç aylığına görevlendirme ile ABD’deyim. Elbette böyle zamanlarda “dışarıda” olmak diye bir şey söz konusu olamıyor. “Dışarıda” olunca insanı “içeriye” bağlayan şey genelde bir çeşit özlem olur. Bir ortaklıktan yoksun hissetmenin ve tekrar kavuşmanın bekleyişi üzerinizde bulut olur. Şimdi öyle değil. “Dışarısı” “içeriye” sürekli bir merak, bir endişe, bir suçluluk duygusu ve en önemlisi varsayılamayan bir ortaklık arayışı ile bağlanıyor. Yani aslında bir çoğumuzun zaten Türkiye’de yaşadığının bir başka boyutu. Aslında böyle bakınca biz muhalifler için yıllardır yaşadığımız toprakların nasıl içinde yaşarken bir sürgün, bir gurbet yeri haline geldiğini görmek de mümkün. Arada sırada bizleri vatandaşlıktan atmakla tehdit eden Cumhurbaşkanı her zamanki gibi icraatle gerçekleştirilmiş (bir vatandaşlıktan atma) darbesini hukukileştirmeye soyunuyor böylelikle. Neyse bunun da iyi yanını görelim. Bu süreç bizi kendi topraklarında onlarca yıldır sürgün gibi yaşayan Kürtlerin, kendi evinde binlerce yıldır her an cam kırıkları üzerinde yürürmüş gibi dolaşan kadınların deneyimi ile umalım bir daha unutmayacağımız kadar yakından bağlıyor.

İlginçtir ABD’de de benzer bir süreç yaşanıyor. (Bu kısıma geçmeden bir parantez: buradayken Northwestern Üniversite’sinde yapılan ve Kürt siyaseti ile ilgili bir konferansa katıldım. Konferansta sınır ticareti, hem yerelde hem genelde barış süreci, gençlik, Kürt siyasetinde arkadaşlık, demokratik özerklik, kadın hareketi üzerine şahane çalışmalar yapan yüksek lisans öğrencisi meslektaşlarla birlikteydim. Bilimsel alanda da siyasi alana eşlik eden çok ciddi bir Kürt çalışmaları atılımının gerçekleştiğini gözlemleme fırsatım oldu. )
Trump’ın seçilmesi ile birlikte Amerika’da bir çok kesimde çok ciddi bir “sürgün” edilmiş hissiyatı oluştu. Bedenlerinde, karınlarında hissettikleri büyük bir şok ve” burası benim ülkem değil mi?” hissiyatı. “Kim bunlar, Trump’a oy verenler?” tedirginliği. Varoluşlarına açıkça tehditler savuran, kadın, siyah, Latin ve göçmen düşmanı olmasını değil saklamak, saldırganlıkla açıklamaktan haz duyan ve duyturtan bir başkan ve buna geçit veren bir çokluk. Kimse için herhangi bir seçim olmadı. Çünkü bu seçim sağın kazanması değil, nefretin kazanması olarak algılandı.

Aynen bizdeki gibi ABD’de entelektüeller var gücüyle olanları açıklamaya çalışıyorlar. Genelde açıklamalar üç başlıkta toplanabilir. 1) Amerika’nın her zaman var olan ve yüzleşmediği ırkçılık, kadın düşmanlığı, aşırı dindarlığı ve homofobizm Trump’da vücud buldu. 2) Muhalefet başka bir tahayyül öne süren Sanders yerine yerleşik düzeni temsil eden Clinton’u öne sürerek, değişim arzulayan toplumu tanımazlıktan gelerek hata yaptı. 3) Bunların hepsi neoliberalizm yüzünden yoksullaşan halkın sınıf kininin dışa vurumu…

Ne kadar tanıdık değil mi? Ve hepsi elbette gerçeklerin birer yüzünü temsil ediyor. Ancak gene unutmamak gereken bir şey daha var. Gene Türkiye’deki gibi ABD’de de muhalefetin altın yıllarını yaşadığı bir zamandan geçiyorduk. Amerika’da anarşistler ve sosyalistlerin özellikle entelektüel düzeyde öne çıktıkları, siyahların nihayet güvenlik politikalarının içine sinmiş ırkçılığı sorunsallaştırdığı ve tartıştırttığı, eşcinsellerin bir çok eyalette evlilik hakkının kabul gördüğü, bir siyahın başkan, bir kadının başkan adayı olduğu, İsrail’e boykot getiren BTS’nin bir çok birlik tarafından kucaklandığı, özellikle kültür, eğitim ve sanat alanında marjinal olanın hikayesinin gittikçe merkezileştiği, Amerika’da ilk kez herkese sağlık politikalarının benimsendiği bir dönemden söz ediyoruz.

Pembe bir portre çizmeye çalışmıyorum. Bu dönem aynı zamanda El Salvador, Guatemala, Honduras üçgeninde çetelerden kaçan kadın ve çocukların sefil yaşamlara mahkum edildiği, neoliberal yıkımın sınıfsal mücadeleyi yerle bir etmesinin vahim sonuçlarının da en görünür olduğu dönem.

Ancak mesele şu ki Amerika’da da dünyanın her yerinde olduğu gibi güçsüzler mücadele edip, kazanım elde ettiğinde sivil savaş başlıyor. Sivil savaş kazandığınızda gerçekleşiyor. Dünyanın ortak trajedisi kazanımlarını koruyacak kurumları yerelleştirmek ve küreselleştirmek yerine, ulusal (ve ulusal olduğu kadar kapitalist, beyaz, erkek) yargı, yürütme ve yasamaya teslim etmesi.