Barış için yazı nöbeti

Aslı’nın Arkadaşları


Neslihan Cangöz

Aslı Erdoğan’ın romanlarını, gazete yazılarını, Necmiye Alpay’ın şahane çevirilerini, kitaplarını yıllardan beri bilirim, okurum. Ama ne Aslı Erdoğan’la ne de Necmiye Alpay’la bir sofrayı paylaşmışlığım, bırakın sofrayı bir çay içmişliğim, iki laf etmişliğim yok. Keşke olsaydı. Mesela yeşil kalem severler mi veya kardeşleriyle muhabbetliler mi bilmem. Yahut nerede yazarlar, masalarının üzerinde kimin resmi var görmedim. Ama artık arkadaşlarım. Yoksa niye bir küçük kâğıda karaladıkları şeyler içimi titretsin? Yoksa niye Aslı Erdoğan’ı sıcacık tutacak bir hırka ve Necmiye Alpay’ın yarım bıraktığı kitabı bulup Bakırköy’e gitmek isteyeyim?

Aslı Erdoğan’ın, Necmiye Alpay’ın (şimdilik) “dışardaki” arkadaşlarıyız ama içeride de pek çok arkadaşları var. Hani aynı dönemde gözaltına alınan, tutuklanan gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler. “Daha niceleri” anonimliğine sıkıştırılan yüzlerce isim. Bu isimlerin çoğunu duymadık, belki de duyar duymaz unuttuk. Mezun oldukları okulları, yapıp ettiklerini de bilmiyoruz. Ama “suçlarının” Aslı Erdoğan’a, Necmiye Alpay’a isnat edilenle aynı olduğunu biliyoruz. Eh, bizim de arkadaş çevremiz genişledi haliyle.

İşte bu “daha niceleri”nden biri gazeteci Zehra Doğan. Jin Haber Ajansı’nın (JINHA) editörlerinden gencecik bir kadın. Mardin’in bir köyünden Diyarbakır’a göç eden 10 çocuklu bir ailenin kızı. Dicle Üniversitesi Resim Bölümü ve Tunceli Üniversitesi Tasarım Bölümünü bitirmiş. Üniversitenin yetenek sınavlarına girişini şöyle anlatıyor: “Çok sonradan öğrendim yetenek sınavlarını. Heyecanı yaşamak için sınava yazıldım. Kırtasiyeden aldığım 2B kalemiyle sınav salonuna girdim. O anı hiç unutmuyorum. Modeli oturttular ve çizin dediler. O an o salonda toplanan yüzlerce adayın arasında kendimi çok yalnız hissettim. Herkesin çantasında adını ve modelini dahi bilmediğim kalemler vardı. Yıllarca resim kurslarından aldıkları oran orantı dersleriyle ustalaşan bu adayların kalemleri ustaca tıraş etme şekilleri dahi bana çok artistik geldi, salondan çıkmak istedim ama çok geçti, sınav başlamıştı. Mecbur çizmeye başladım ne istedilerse kendimce çizdim ama kâğıdın üzerine tüm bedenimi atmış şekilde oturuyordum, çizimlerimi kimsenin görmesini istemiyordum. Onların çizimlerine bakıp moralimi bozmak da istemiyordum. Sınav bittikten sonra çıkıp ailemin yanına köye gittim, sınav sonuçlarına dahi bakmadım, bir ay sonra arkadaşlarımdan sınavı kazandığımı öğrendim.”

JINHA’da gazetecilik yapan Zehra Doğan, geçtiğimiz Aralık ayından bu yana, girmenin, yaşamanın hatta bazen nefes almanın bile zorlaştığı Mardin, Nusaybin ve Derik’te Kürt halkının yaşadıklarını aktarıyor, yüzlerce kadının sesi oluyordu. “Êzidî kadınların Çığlığı” haberiyle 18. Metin Göktepe Yazılı Haber Ödülünü kazanmıştı.

Sadece yazılı haberle değil, bir yandan da resimleriyle kadınların yaşadıklarını aktarıyordu Zehra Doğan. Resimlerinde, hepimizin gözü önünde bedeni günlerce sokak ortasında kalan Taybet Ana da, beyaz bayraklarla çocuklarını almaya giden kadınlar da vardı.

Şimdi Zehra da cezaevinde. Yaptığı haberler ve çizdiği resimler örgüt propagandası yapmak iddiasıyla suç unsuru olarak gösterildi ve Zehra 23 Temmuz’da tutuklanarak Mardin E Tipi Cezaevi’ne götürüldü.

Cezaevlerinde yatan tanımadığımız arkadaşlarımızın sayısı hızla artıyor. Biz dışarıdakiler ise korkmadan, yılmadan barış istemeliyiz. (Barış talebiyle korkuyu yan yana getiren cümledeki oksimoronun farkındayım.) Çünkü biliyoruz ki savaş bizi ikiyüzlü sahtekârlara dönüştürür. Çünkü bizi ölümler ve ölüler arasında seçim yapmaya, taraf tutmaya zorlar. Çünkü bazı ölülerin yası tutulabilirken bazılarına sevinmemiz istenir. Çünkü cenazelerin çıktığı yoksul evleri birbirinin aynı olsa da bazılarını görmeyiz bile. Çünkü unuturuz ve maalesef kalbimiz kurumaz. Öyleyse kahramanca, adam gibi yahut başka türlü ölmenin yüceltilmesi yerine yaşamı yüceltmeye ve barış istemeye devam edelim. Tıpkı arkadaşlarımız gibi.