ManşetRöportaj

Gri ile yeşil arasında ‘Görülmüş’ edebiyat: Böğürtlen Zamanı’nda yeni yaşam


‘Yolumun dağ ve zindana düşmesi özgürlük arayışımızla ilgilidir. Birbirine taban tabana zıt; beton ile toprak, gri ile yeşil, siyah-beyaz ile renklilik… Yani apayrı iki mekan olmasına rağmen -edebiyata olanak sağlaması bakımından- ortak yönleri daha fazla iki mekan’

Günay Aksoy

Çocukluğu insanın mitolojik zamanı olarak alan, orada tüm ömrü besleyen taze kökler canlandırdığını söyleyen Murat Türk’ün Böğürtlen Zamanı romanı sekiz dile çevrildi. Aram Yayınevi aracılığıyla okuyucuyla buluşan iki ciltlik “Böğürtlen Zamanı”nin hikayesi bir arayışı anlatıyor. Genç yaşta cezaevine giren Murat Türk ile postacılar aracılığıyla edebiyatı, romanını, kitapların yasaklanışını ve hakikatleri düşünen insanların demirparmaklıklar ardında olmasını konuştuk.

* Mücadele hayatınız nasıl başladı. Çocukluğunuzu anlatır mısınız ?

Çocukluğumda Amed’in Bağlar’ında, evlerin duvarlarında devrime dair yazılar vardı ve ağızdan ağıza Diyarbekir zindanında yaşatılan işkence ve buna karşı geliştirilen direnişe dair efsaneler anlatılırdı. Çocukluk, insanın mitolojik zamanıdır. Orada kulağımıza ne üflenmişse, onlar tüm ömrümüzü besleyen taze kökler gibi canlı kalır. Çocukluğum bu atmosferde geçti. Uzakta, üzüm bağlarının bitiminde yükselen gri duvarlar, tel örgüler ve bir devin silahından çıkmışçasına uçları bulutlara değen kurşundan kulelere bakarken kendimi bir nokta kadar küçük hissederim. Amed zindanıydı bu. Bu mezardan bazen sesler yükselirdi. Sanki yeraltından binlerce ağız, binlerce el kol ve binlerce göz o duvarların arasında yaşananları ürkütücü bir uğultuyla bizlere duyurur, o gür ses bazen dakikalarca sürerdi.

10edeiyat

Yıllar sonra Halepçe Katliamı’ndan kurtulan peşmergeler geldi şehre. Ulusal giysiler içerisindeki peşmergeleri görmek, Özgür Kürdistan’ı görmek gibiydi. Onlara ilgiyle hayranlıkla bakardık. Yazdı hava sıcaktı. Amed yanıyordu. Peşmergeler ev ev dolaşıp buz topluyordu. Bir peşmergenin alnındaki teri silerek “Ava me pir kel e!” deyişini unutamam. O günden sonra ev ev dolaşıp onlara buz topladım. Çuvallara doldurduğum buz kalıplarını sırtımda taşıdığımdan yaz ortasında ciğerlerimi üşütürek soğuk almıştım. Eve hep sırtımdan ayaklarıma kadar sırılsıklam ıslak gelirdim. Bir ara bir peşmerge bana Şıvan’ın kasetini verdi. O kasette “Kela kela germa havini” şarkısını dinlemiştim. Bana hala ateşten çıkan bir ağıt gibi gelir bu şarkı. Hem bu hem “Fermane” şarkısı bende tarifsiz duygular uyandırmıştı. O şarkıları dinlerken, sanki her şey vardı ama adlandıramadığım bir büyük şey yoktu. Hayatın yansıttıklarımdan çıkarsadığım bir histi bu. Sanatın-şarkıların büyüsü ve peşmergelere buz toplayarak onların biraz da olsa serinlemesini sağlamak benim için başlangıçtı diyebilirim.

* ‘Böğürtlen Zamanı’nın birinci cildinde yaralı bir gerillanın arayışı vardı. İkinci ciltte neyi anlattınız?

Ciltler birbirinin devamıdır, bir bütündür; ama ikinci ciltte mekana dair ayrıntılar daha öne çıktı. Özgürlük arayışı sürerken dağ, tepe, ırmak, orman, kökler, sığınak vb. gibi yerlerin mücadeleye sunduğu olanaklar ve bu olanaklar bağlamında direniş felsefesi, yoldaşlık, anlamak, maneviyat, yürüyüş ve insana dair çelişkiler… Yani başka bir tanımla dağ-dağa ve özgürlük diyalektiği öne çıktı biraz.

* Edebiyat ve özgürlük ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz?

bogurtlenÖzgürlük, bilince ermiş doğaların pozitif uyumudur; bilince ermek ise esnek zekayla ilgilidir. Özgürlük insan zekasının esnekliği ise edebiyat o zekayı göstererek ilerletme sanatıdır. Yazmak, bu sanatın sınırlarını zorlar. Yeni bir özgürlük kültürü sistem haline getirilirken edebiyat ideolojiyi … (Görülmüştün damgası olduğu için bu bölümde okunmamaktadır)… görünür hale getirir. İnsanda özgürlük bilincini geliştirmeyen, ona yeni özgürlük olanakları sunmayan metinler kullaştırıcı köleleştiricidir. Oysa edebiyat …(mühürlü)… yeni bir ruh, his, duygu oluşturur insanda. Bu tam da insanın özgürlüğü yaşamasına denk düşer. Devrim, üstü örtülerek insani öze ulaşmak, onu güncel koşullara yetecek şekle kavuşturmaktır. Edebi metinler ise bu devrimin nasıl yapıldığını tüm çelişik yanlarıyla canlandırarak anlatır. Edebiyat olmazsa, kaosu düzene evrilten enerjinin estetize edilişi nasıl gösterilecek? Edebiyat, özgürlük bilincini estetize eder. İnsan enerjisini en güzel formlara kavuşturur.

* Edebiyatın devrimdeki işlevi nasıl olmalı?

Devrim, hayatın yanlışlarını düzeltme sanatıdır. Yanlışların düzeltilmesi herkese özgürlük olarak yansır. Bu nedenle edebiyat doğruyu-gerçek olanı yüreğinden, hakikatleri gözbebeğinden göstermektir. Mitolojinin gücü biliniyor: Gılgamış Destanı’ndan tutalım kitabelere, Avesta’dan tüm mukaddes kitaplara ve günümüzü etkileyen birçok metne kadar, edebiyat esasta toplumsal devrimleri anlatır, bu da devrimdir. İncil Hristiyan dünyasının, Kur’an Müslüman aleminin devrimini işlemiştir. Edebiyat özü ve işlevi gereği toplumsal değişimleri bireylerde gösterir. Devrim, toplumsal değişim demektir zaten. Edebiyat ile devrimin bu sıkı ilişkisi oldukça anlamlıdır. Toplum önce neydi, şimdi nasıldır, ne yapıldı ve daha neler yapmalı? Bu soruların etrafında zamanın ruhuna göre dil oluşturulur ve devrim hikaye edilir. Edebiyat olmasaydı devrimler bu nitelikte kalıcılaşmaz, birçok ayrıntı unutulurdu. Çünkü edebiyat toplumun ruhunu ve hafızasını diri tutup güncelin ihtiyacına göre tazeler, geliştirerek üretir. Edebiyat, devrimi güncelleştiren ruhun gözüdür: tüm zamanların canlandırıcısıdır. Daha ilk metinlerde ölümsüzlüğü arayan edebiyatın kendisinin ölümsüzlüğü bu özünden süzülür. Edebiyat, devrime abı hayat vermektedir.

* Dağ ve Zindan Edebiyatı derken ne anlamalıyız?

İnsanın zihinsel dünyasıyla, duygularıyla alakalı birşeydir edebiyat; ruh demektir aynı zamanda. Özgürlüğe doğru yürürken ihtiyaç duyulan maneviyat edebiyatla üretilir. Yani edebiyat maneviyattır. Bu anlamıyla edebiyatı mekana göre adlandırmak yeterli olmaz. Mekana göre ele alındığında, çölde yazan biri kutup soğuklarını mükemmel anlatabilir. Çünkü edebiyat ruhta yaşadığından bu imkanı insana fazlasıyla verir. Edebiyatın ruhuna, özüne göre adlandırma yapmak daha anlamlı olur. Yazarın kalmak, yaşamak durumunda olduğu yere göre tanımlar yapmak yanıltıcıdır. Nerede üretildiğine göre değil anlatının özüne göre adlandırmak daha doğrudur. Dağ ve zindanda ne üretiliyor denirse: özgürlük ve direnişin edebiyatı, ana kültürünün ruhu, insanlığın ilk hislerinin edebiyatı ve bu yelpazede hayata, insana ve hakikate dair her şey.

* Siz hem dağda hem zindanda gelişen edebiyata tanık oldunuz. İkisinin benzeşen ve ayrışan yanları hakkında ne düşünüyorsunuz?

10murat-turk-Front-1Yolumuzun dağ ve zindana düşmesi özgürlük arayışımızla ilgilidir. Bir birine taban tabana zıt; beton ile toprak, gri ile yeşil, siyah-beyaz ile renklilik… Yani apayrı iki mekan olmasına rağmen -edebiyata olanak sağlaması bakımından- ortak yöleri daha fazla iki mekan. Dağ ve zindan ikisi de direnişin-dirilişin mekanı. Özgürlük yolunda karşımıza çıkan kaçınılmaz duraklar. İki mekanda zorlu, sıkıntılı fakat hakikat algısı güçlü olanlar için kendini mükemmel üretmeninde mekanı; hem çok verimli iki mekan bence – Çünkü iki yerde yanlızlaşarak içsel yolculuklar yapmaya oldukça yatkın. Edebiyat zaten hayalle, içsel yolculukla başlar. Zindan, mekan olarak darlığı ile ruhtaki evrensel potansiyeli aydınlatır; dağ ise genişliğiyle sonsuzluk duygusunu yaşatır. İki yerde ilham verir insana, olağanüstü ayrıntılar yaşatır. Edebiyatın üretilmesine malzeme sunar, ham madde olur dağ ve zindan. Ama yazmasınıda bilmek, öğrenmek, çok okumak gerek. Edebiyat, kendimizde toplumu, evreni çözmeyle başlar. Bu iki mekanda kendimizi çözmeye, anlamaya, kendimizi bilmeye, bulmaya doğru konumlandırmaya sınırsız olanaklar sunar. Ruhta hazır olana dağ ve zindanın edebiyat için pozitif zemin sunduğunu düşünüyorum.

* Mevcut iktidar herkesi içeri atıyor. Düşünmenin, üretmenin önü alınabilir mi? Cezaevlerinin düşüncenin özgür olarak üretildiği bir alan olarak ele alabilir miyiz?

İktidarlar düşünen insandan korkarlar: ama her düşünenden değil, devrimci düşünceden korkarlar. Çünkü çöküşü devrimci düşüncenin yükselişiyle gelir. Bu nedenle bırakalım düşünen insanı hapse atmayı, onunla dayanışanı dahi içeriye atıyorlar. Düşünmenin en basit olduğu, derecelendiği dönemdeyiz. Yalanı övenin yüceltildiği, hakikati ise gösterenin içeriye atıldığı bir dönem. Yıkılış dönemlerinin temel özelliğidir bu. Sinir bozucu ama sevindiricidir. Sonlara doğru zihinsel-ideolojik çöküş yaşayan ölüm döşeğindeki sistemler düşünen insanı sevmez, itaat edeni sever. Sever ama düşünsel sefalet yaşadığından düşüncede üretemez. Yalan, demogoji, hamaset üretir; ama doğru düşüneni asla yenemez, onun hakkından gelmeye çalışır. Ki, bunuda başaramaz. Zindanlar bu anlamda düşünsel boyutta hiçbir engelin tanınmadığı alanlardır. Özgürlüğe doğru en cesur düşüncenin üretildiği yerdir. İçeriye alınan birine, “Senin düşüncenden korkuyorum “ denilmiştir.

* Kitabınızın yasaklanması nasıl bir karar? Kitaplarını yasaklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mezarların bombalandığı, insanların diri diri yakıldığı savaşın en tahripkar süreçlerini yaşıyoruz. Ve kim bilir, daha kötüsü kapıda belki. Bu arada onlarca kitap da toplatıldı. Kitabımın yasaklanması bir ayrıntıdır. Kendisi gibi düşünmeyen herşeyi yasaklayan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyet sefalettir. Kitap manevi kültürün belleğidir çünkü. Tarihte kim bu belleği yasaklamaya kalkmışsa lanetlenmiştir. Mevcut iktidar boşuna “Kitap, atom bombasından daha tehlikelidir” demedi. İktidarlar yıkılışa doğru evrildiklerinde, onları ayakta tutan sütunlar çatırdağında yıkılış korkusuyla ölümcül bir ilişki kurarlar. Bu ölümcül iklimi engellemek, hiç olmazsa geciktirmek için de herşeyi yaparlar. Kitap yasaklayan bir zihniyet ideolojik bir yenilgi içindedir. Çünkü asıl dünyayı yöneten bazı hikayelerin otoritesidir. Mitolojinin, metafiziğin ruhunu formlara kavuşturarak toplumsal sistemi inşa edici niteliği, günümüzde edebiyatın çeşitli dallarında sürüyor. Siz böyle birşeyin yanından dahi geçtiğinizde, karşı sistem zihinlerde kendiliğinden çöküyor. Çöküşü önlemenin en iyi yolu, yeniyi inşa eden ideolojik üretimi yasaklamaktadır.

Yazmak ziguratları yıkar

İktidarlar düşünen insandan korkar: ama her düşünenden değil, devrimci düşünceden korkar. Çünkü çöküşü devrimci düşüncenin yükselişiyle gelir. Yalanı övenin yüceltildiği, hakikati ise gösterenin içeriye atıldığı bir dönem. Yıkılış dönemlerinin temel özelliğidir

İktidarlar düşünen insandan korkar: ama her düşünenden değil, devrimci düşünceden korkar. Çünkü çöküşü devrimci düşüncenin yükselişiyle gelir. Yalanı övenin yüceltildiği, hakikati ise gösterenin içeriye atıldığı bir dönem. Yıkılış dönemlerinin temel özelliğidir

* Devrimcilik ve yazarlık ilişkisini nasıl tanımlıyorsunuz?

Devrimcinin esas işi devrim yapmaktır. Yazmak ise devrimin etkili yollarından biridir. Ama devrimci, yazar kimliği edinmek için değil, daha etkin mücadele etmek için yazar. Devrimci bir yazar, zihinlerdeki ziguratları yıkıp, tahakkümü erkek aklını çökerterek özgürlük bilincini inşa eder. Yazarlık ile devrimcilik arasında sıkı bağlar vardır. Yeri geldiğinde, sazını, sözünü, sesini kullandığı gibi kalemini kelamını da kullanır insan. Birbiriyle doğru ilişkilendirildiğinde devrim sürecine ruh, maneviyat katan bir momenti açığa çıkarır yazmak.

* Böğürtlen Zamanı’nın devamı gelecek mi?

Devamı var ama yazabilirsem…..