Kayıt defteriManşet

‘Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadım…’


“İlhan, İlhan!” diye seslendi ağabeyi Muzaffer, “İlhan, İlhan!” Ses çıkmadı… Ranzaya yığılıp kalmıştı İlhan Erdost; dayanabileceği en son sınıra gelmişti çünkü; gelip baktılar sonra, “ölmüş bu” dediler, bir battaniyeye sarıp götürdüler…

36 yıl önce öldürdüler onu; Mamak’ta, döve döve… Yayıncılıktan başka bir suçu yoktu ve bu yaşadığımız topraklarda bugün olduğu gibi dün de en ağır suçtu!

Tokat, Artova’da doğmuştu İlhan, 17 Aralık 1944’te. İlkokulu bitirdikten sonra çalışmaya başlamış, daha sonra ağabeyi Muzaffer, İlhan Erdost ile birlikte Ankara’ya yerleşmişti. Lise, üniversite derken düşünceleri sola yakın bir çizgiye oturdu. Ankara Hukuk’ta okurken ağabeyi Muzaffer’in Sol Yayınları’nda çalıştığı için okulu bitiremedi. Daha sonra abisi 12 Mart 1971’de tutuklanınca, Sol Yayınları ve Onur yayınları’nın sorumluluğunu üstlendi ve daha sonra bütün enerjisini bu alana verdi. İki kardeş, neredeyse bütün Marks-Engels, Lenin ve diğer eserleri yayınlayarak Türkiye’deki marksist aydınlanmanın öncüleri oldular. Bu sırada eşi Gül Erdost ile evlendi ve Türküler ile Alaz isimli kızları doğdu.

12ilhan3

Mamak, kanlı Mamak!

Sonra 12 Eylül 1980 günlerine gelindi. Herkesi susturmak isteyen cunta, Sol Yayınları’nı nasıl unutabilirdi?
İlhan Erdost, 7 Kasım 1980’de ağabeyiyle birlikte gözaltına alındı. Mamak Askeri Cezaevi A-Blok’ta fotoğrafları çekildi, C-Blok’a götürülmek üzere, cezaevi arabasına tekme tokat bindirildiler. Astsubay Şükrü Bağ, “On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!” diye bağırıyordu. Aynı astsubay, erlere de “Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım!” diyor ve dayağa başlıyordu. İki kardeşi hazırola getiren dört er, cop, tekme ve tokatla dövmeye başlamıştı. Bir ara İlhan yüzükoyun düşmüş, cop ve tekmeler altında zorlukla doğrulmuştu.

C-Blok’ta araçtan indirildiler. Dayak yeniden başladığında İlhan, astsubaya, “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadım… Bizi daha fazla dövdürmeyin” dedi. Aldığı cevap ise “Bunu daha önce düşünseydiniz!” oldu. Dört er iki kardeşi olanca hırslarıyla dövüyorlardı. İlhan bir kez daha yüzükoyun düştü. Zorlukla doğruldu.

Tel örgüler önünde hazırola getirdiler. Astsubay, “Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patla­tırlar!” diyerek yeniden emir veriyor ve dayak devam ediyordu. Demir parmaklıklı kapıya doğru yürüttükleri sırada, arkalarından “Kaçma lan itoğlu it!” diyerek koşan erler kapının giriş boşluğuna sıkıştırdıkları iki kardeşi yeniden dövme­ye başladılar.

İlhan, yine düştü. Yine güçlükle doğruldu.

12ilhan2

Alıp götürdüler öylece

Koğuşa alındıklarında Muzaffer Erdost oradakilerden su istedi. Kimse yerinden kımıldayamıyordu. İlhan oturduğu yerden kalktı bu kez, avluya bakan pencerenin önüne doğru gitti. Koğuştakiler onu durdurmak istediler, korku içindeydiler. Muzaffer, kardeşine baktı, yüzü ve paltosu kan içindeydi.

“Midem bulanıyor, kusacağım!” diye bağırdı İlhan Erdost. Yere yığılırken, kollarından kaldırıp bir yatağa uzattılar. Sağ dizi üstüne çömeldi İlhan, kolları sarktı, başı hafif öne düştü. Ağabeyi, “İlhan, İlhan!” dedi, bir daha yineledi, İlhan ses vermedi.

Yatağa uzattılar. Biri nabzına baktı, “Bunun nabzı durmuş” dedi. Tıp öğrencisi Vahap, yapay solunum yaptırdı. Biraz sonra geldiler, baktılar, “Ölmüş bu” dediler, uzattıkları battaniye ile aldı götürdüler İlhan Erdost’u.

Çok sonraları bir dava açıldı tabii; Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlarından iddianame hazırladı. Görevli üç er, ayrı ayrı 10 yıl 8 ay ağır hapis cezası aldı. Bir başka ere, 8 yıl verildi. Astsubay ise önce 10 yıl 8 ay hapis cezası aldı ama döne döne sonunda ceza 6 aya bağlandı.

Ağıt ve saygı…

36 yıl geçti aradan…

Bir kuşağın sol kültüründe yer edinmiş, herkesin mayasında bir parça katkısı olan o kalın kara bıyıklı adamı nasıl unutalım biz şimdi?

Hani şu ‘hepimizi zehirleyen’ ve iyi ki de ‘zehirleyen’ o güzel insan…

Şimdi, onca yıl sonra, o küçücük puntolu kitapları basarak bizi daha çok insan yapan o güzel insanların önünde bir saygı duruşundayız.

Okuyanlar bilir, ‘Bülbülü Öldürmek’ romanının bir yerinde, bütün baskılara aldırmadan siyahları savunan Atticus Finch, mahkemeden çıkarken, balkonda mahkemeyi izleyen bütün siyahlar ayağa kalkarak selama dururlar. Durumu anlayamayan Atticus’un küçük oğluna ise şöyle açıklar biri: “Babanız geçiyor…”

Ayağa kalkalım lütfen…

Derleyen: Arif Mostarlı