Barış için yazı nöbeti

Necmiyesiz kelimeler


30 Ekim akşamı Fırat Anlı ve Ayla Akat Ata’nın tutuklanması haberinin akabinde Gültan Kışanak’ın tutukluluk kararı da düştü Twitter’a. Mahkeme salonundan doğrudan bilgiye ulaşmaya çalışılan o anlarda, haber önce yanlışlandı, sonra, bu kez teyitli, yine düştü. Detaya girmeyeyim, önce midem kasıldı, sonra kustum.

Başka zaman olsa, kustum diye yazı yazmak aklımdan geçmezdi. Ama cümleler içimde yankılandı: Gültan Kışanak tutuklandı. Ben kustum. Bir yazının başı gibi geldi. Nöbet gibi geldi. Böyle yazmaya alışkın da değilim ama öyle oldu, kusura bakmayın, biraz kusar gibi.

***

Ne zamandır, hakikate ulaşmanın zorluğundan olsa gerek, duygusal metinlerle çevrelenmiş gibiyiz. Analizden ziyade serzeniş. Eli kalem tutan herkes, olan biteni en acıtıcı haliyle kelimlere dökebilirse eğer insanları da sokağa dökebilecekmiş gibi yazıyor canhıraş. Haklı olarak, tekrar eden cümlelerden biri de; “Faşizm susma değil söyleme mecburiyetidir.” Ben içimden o cümleyi şuna dönüştürüyorum: “Faşizm hissetme mecburiyetidir”, “Faşizm herkesin aynı hissetmesi mecburiyetidir”. Hem güçlü duyguların olmalı hem de duyguların herkesinkiyle aynı olmalı. Herhalde ondan kustum, aynı duyguyu daha fazla taşıyamamaktan.

***

Joshua Oppenheimer’ın Öldürme Eylemi belgeselinde, rejimin kiralık katillerinden biri, komünistleri elleriyle nasıl öldürdüğünü canlandırarak anlatır ama tatbik ettiği vahşeti idrak edemezken, çok tuhaf bir şey olur; öğürmeye başlar. Bir insanın bilincinin idrak edemediğini bedeninin kusması, dehşetin bedeninden taşması insanlığa dair bir umut vermeli miydi bilmiyorum, bana -bir şekilde- verdi. Belki, zamanında filmden çok etkilendiğimden kusmuşumdur. Belki, öyle suçlu hissediyorumdur. Ya da belki, faşizm, başkasının hissetmediği duyguları onlar yerine hissetme mecburiyetidir.

***

Kusmak da nihayetinde bir eylem, diye geçirdim içimden, kendimi avutmak ister gibi. Kusmasam ağlardım belki, repertuardan daha beklendik bir tepki. En son bu yazının başına oturduğumda Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın tutukluluklarının kim bilir kaçıncı günüydü, Murat Özyaşar gözaltına alınmıştı, İlhan Çomak tekrar yargı karşısına çıkmamıştı. Kim bilir daha neler olmuş, neler olmamıştı. Gazete ve dergilerin hepsi henüz kapatılmamıştı. Herkes henüz tutuklanmamıştı. Hepsi henüz kapatılmadı. Herkes henüz tutuklanmadı.

***

Keşke, biraz olsun hareket edebilsek ‘hadi’ciliği vardı bir yandan üzerimde. Mesleki deformasyon dedikleri belki. Aylık bir dergide editörüm. “Hadi, şimdi, yoksa geç olacak” demek işimin parçası. Bir de işte, yazı okumak, tashih yapmak… Konunun nereye bağlanacağını artık herkes biliyor. Aklı başında her yayın gibi, bizim de ofisimizin demirbaşlarındandır Necmiye Alpay’ın kitabı. Hemfikir olmadığımız kurallar elbette vardır ya da cevabını “Necmiye”de bulamadıklarımız. Bunun için ayrı bir listemiz var, -vardı. Rastgele kağıtlar üzerine alınmış notlardan oluşan. Bir ara, tertipli tashihçimiz meğer onları alıp temize çekmiş, ortak kullanılan dosyalara eklemiş. Dosyanın adı: ‘necmiyesizkelimeler.doc’.

‘Kelimelerin necmiyesizliği’nin ağır duygular yaratacağı kimin aklına gelsin.  Bir kelimeyi kaç L ile yazacağımızın kararının nefes darlığı, boğaz düğümlenmesi yarattığı absürt bir distopya tahayyülünü kim neden kursun. Dokümana her maruz kalışımda üzerime binen ağırlık, imdada yetişen bir ofis kararı ile çözüldü: “Necmiye Alpay serbest kalana kadar, o ne diyorsa o! Tartışma bitmiştir!” Dil konusunda en takıntılı olanımız bile itiraz etmedi. “Necmiye” ne diyorsa onu yapıyoruz artık. Böylece, ‘necmiyesizkelimeler’i de görmüyoruz. Tüm yazıları tashihsiz de yayınlayabilirdik, onu yapmadık. Durumun ağırlığını kaldıramayacak kadar edebi geldi. Eğer öyle bir şey varsa.

***

Başka bir şey yapabilseydim, bu yazıyı yazmazdım belki. Belki bunca yazar tutuklu olmasaydı, meydanı boş bulup bu yazıyı yazmazdım. Belki kusana kadar beklemeseydim, daha derli toplu yazardım. Belki yaşadıklarımızın ağırlığı tiksintiye dönüşmeseydi, nöbet kelimesini başka türlü anlayıp nöbet geçirir gibi yazmazdım.

Senem Aytaç