Barış için yazı nöbeti

Barış için yazı nöbeti – Sevinç Erbulak


Sevgili Aslı

Tanıdık bir kentteyim. Benim olan bir evde, bana ait bir masada yazıyorum sana; gecenin benim için en güzel zamanlarında. Saat 1:33. Sana, insanların rüyalar gördüğü bir saatte yazıyorum, el yazımla. Ben hâlâ işaret parmağımın orta parmağımla buluştuğu kenarında kalem izi çıkana kadar mektup yazanlardanım.

Başka bir yerde adını bile bilmediğim insanlar güne uyanıyor, isteksizce geriniyor belki şu an. Bebekler doğuyor ağlayarak, bir torun dedesinin elini tutuyor belki de son kez. O kadar çok şey oluyor ki tam bu anda. Saat 1:37.

Sana söylemek istediğim çok şey var. Öyle üşüşüyorlar ki aklıma, yavaşlamalarını rica ediyorum. Yavaşlasınlar ki sen hepsini oku… Seninle hiç tanışmadık. Günlerdir fotoğraflarına bakıyor, nasıl biri olduğunu düşünüyor; arkadaş olsaydık neler yapardık diye hayal kuruyorum. Arkadaş olsaydık; öğrencilerimden biri senin bir öykünü oyunlaştırdığında derse gelmeni isteyeceğimi düşünüyorum. Gelip gelmeyeceğini, gelirsen ne diyeceğini, yazdıklarını nasıl bir yüz ifadesi ile izleyeceğini ölesiye merak ediyorum. Yapıyorum çünkü böyle şeyler. Sevdiğim yazarlardan ödevler veriyorum çocuklara… Senin ve senin gibi yazanların, beyazın üzerine kelime kelime, halı dokur gibi yazdığınız cümlelerinizi kendi bedenleriyle, ruhlarıyla sarmalıyor benimkiler. Bilemezsin çok acayip güzel dersler yapıyoruz böyle olunca. Saat 1:49. Arkadaş olsaydık, ders çıkışı bir kafede oturacağımızı hayal ediyorum. Nedense aşktan konuşurduk gibi geliyor bana, ilk aşklarımızdan; ilk hayal kırıklıklarımızdan ve ilk terk edilişlerimizden. Sen dinlerdin daha çok ve ben sana biraz da sen anlatsana derdim. Senin gibi yazanların çok konuşmadığını biliyorum. Belki de çok gevezesindir bilmiyorum.

Arkadaş olsaydık gecenin bu saatlerinde çat kapı sana gelirdim diye düşünüyorum, nedense tatlıyla aran yok gibi geliyor bana gözlerine bakınca; sana bizim yazlığın oradaki köy dondurmacısından güllü dondurma alır, “Biliyor musun Aslı? Bu dondurmayı gerçek güllerden yapıyorlar, hem üzülüyorum bir heves uğruna koparılmalarına hem de tadı pek güzel oluyor” dediğimde senin cevap vermeden gülümseyeceğini ve dondurmayı kaşıklarken, neden sonra “Yine ne oldu Sevinç? Anlat sen, ben dinliyorum” diyeceğini düşünüyorum.

Aslı, saat 1:52, hem çok umutlu hem de çok umutsuzum bu gece. Yan odada uyuyan kızım adına, ya erkenden yatan ya hiç uyumayan annem adına; aylardır hiç uyuyamayan cumartesi anneleri adına, Hurşit Külter’in, Berkin Elvan’ın, Abdullah Cömert’in, Zeynep’in, Ahmet’in, Sevil’in, Ali’nin anneleri adına; belki onlara çok uzak bir yerde ama onlarla beraber, hem çok umutsuz hem de çok umutluyum. Bu iki kutup kalbimde sürekli, inanılmayacak bir hızda yer değiştiriyor. Sen, insanın kendi hızına yetişememesinin ne olduğunu çok iyi bilirsin bence. Hiç konuşmadık bunu seninle ama bunu hissediyor, hissetmekten çok daha fazla önemsiyorum. Tıpkı barışı; eşit yaşama hakkına duyduğun saygıyı, halkların kardeşliğini, türküleri; piyano sesini, keman sesini; çocukları, kelimeleri, özgürlüğü, adaleti, vicdanı ve hiç tanımadığın insanların acılarını önemsediğin gibi.

Saat 2:10. Piyano ve kemanı sevip sevmediğin konusundaki gerçeği öğrenene kadar diyebilirim ki geri kalan her şeye gösterdiğin özen yüzünden bu mektubumu cezaevinde okuyacaksın. Daha önce defalarca kapısında nöbet tuttuğun yerde, bir kırlangıçın tam tepeden uçtuğunu varsayarsak içeride mi yoksa dışarıda mı olduğunu kırlangıçın bile ilk uçuşta anlayamayacağı bir yerdesin.

Kimine göre içerdesin.

Kimine göre dışarıda.

Bense bu gece, içimdeyim Aslı, içimi dışıma kapattım. Kapandım Aslı, uzun zamandır böyle yaşıyorum. Beni tanısan bu geceki halime şaşardın çünkü genellikle dışımdayımdır. İçimi dışıma çıkaran o kadar çok şey oluyor ki ve hepsi de aklıma üşüşen şeylerden yüzbin kat daha hızlılar. Üstelik ricadan da anlamıyorlar. Üst üste, üst üste geliyorlar. Önce çeyrek asırlık tiyatromdan meslektaşlarımla birlikte uzaklaştırılıyorum, sonra haberlerde adları değil adetleri geçen meslektaşlarım tiyatromdan atılıyor; sonra sen içeri giriyorsun; sonra Necmiye Alpay, bütün izler birbirine karışıyor. Ben, bu olanların hızına yetişemiyorum. Bilgisayarlar yetişebiliyor olabilir ama dediğim gibi ben hâlâ kalemle mektup yazdığımdan yetişemiyorum.

Saat 2:28. Dünyam çok sessiz. Mutfaktaki saatin tıkırtısı, arada bir saçımı soldan sağa atarken kafamın üzerinde duyduğum ses dışında dünya sessiz.

Aslı? Dünya bu kadar sessiz olduğu için mi içeridesin?

Dünya bu kadar vahşi olduğu için mi içeridesin?

Kedileri sever misin?

Peki Murakami’yi?

Sen sadece tependeki kırlangıca değil hepimize göre dışarıya çıktığın gün tanışıp sarılabilir miyiz dersin?

Saat 2:32.

Seni bekliyorum.

Seni tanımıyorum.

Seni seviyorum.